YÜREĞİMDE GİZLEDİĞİM

YÜREĞİMDE GİZLEDİĞİM (Fatin Murat SEFERBEYOĞLU'nun şiir kitabı...)
Kendi olmak, kendini yazmak... Üstelik kendi şiirini yazmak... Kendini yazarken yaşadığın toplumun bireyi olduğunun ayrımında olarak, toplumsal sorumluluğu üstlenerek yazmak... Fatin Murat SEFERBEYOĞLU bu bilinçle üretiyor şiirlerini. O, kendinden yola çıkarak bireyi olduğu toplumu, toplumun bireylerinden kendi bilincine yansıyanlarını yazıyor; yalın bir dille kolaycılığa kaçmadan... Bağlandığı damarın sorumluluğunu taşıyarak... Yüreğimde Gizlediğim'i okurken kendinizi, yüreğinizi bulacak; duyarlı bir yürekle bütünleşeceksiniz.



27 Eylül 2018 Perşembe

Yaprak döker bir yanımız / Bir yanımız bahar bahçe



ÖMRÜMÜZÜN HİKAYESİ



Acının imbiğinden damıtılıyordu günler
                                         Ve geceler yoksuldu
Genzimizi yakıyordu
                 Sokakların küf kokusu
Hiç kimse bizi sormuyordu
                          Faili meçhul bir cinayettik varoşlarda
Omzumuza sarılı
                 Çapraz fişeklikti sevdamız

Her ölüm, düşülen bir dipnottu
                                Ömrümüzün hikayesine
Ve her dipnot
           Parça parça eksilmenin öbür adıydı
                                    Ömrümüzün hikayesinde
Dipnotların arasında
                Küçük dağ köyleri gibiydi ömrümüz
                                                Uzaklarda ve kimsesiz

Dağların düze indiği yerde
                       Kurumuş nehirler
                                    Issız ovalar gördük
Külünden eser kalmamış
                             Çoban ateşleri
İnancın pul etmediği
                      Pazarlar gördük
Öfkemizi ve sevdamızı kuşanıp
Yürüdük...
          Yürüdük…
                   Yürüdük…

                                            Fatin Murat SEFERBEYOĞLU

15 Eylül 2018 Cumartesi

İki arada bir derede


ARAF

Örtbas edilmiş bir cinayetin
                        Maktülleriyiz aslında
Don vurmuş meyveler gibi
                        Kaldık dalımızda
Toplasalar
            Tadımız kaçmıştır
Toplamasalar
Adımız yok
Hasat mevsiminde
            Hazandır yaşadığımız
Yani sevdiğim
Bir yangın yeridir ömrümüz
Bulmakla yitirmek arasında

Mevsimini yitirmiş
            Göçmen kuşlarız aslında
Mart soğuğu
            İşlemiştir ciğerlerimize
 “Hükümlü mektubu görülmüştür”  ile
Eylül vurmuştur
Sol yanımıza
Uçsak
            Ayaz keser soluğumuzu
Uçmasak
            Kor ateşlerde yüreğimiz
İlkyaz ortasında
            Zemheridir yaşadığımız
Yani sevdiğim
Bir Sırat Köprüsüdür ömrümüz
Düşmekle tutunmak arasında
                                                                                                        
                                 Fatin Murat SEFERBEYOĞLU

11 Eylül 2018 Salı

Dardayım, Yalanım Yok




BABAM

Sen gideli
İki arada bir deredeyim ben
Ne ağız dolusu gülebildim
                    Ne göz yaşımı silebildim

Ne zaman düşlerime gelsen
Bir acı saplanıyor yüreğime
Kör bir bıçak gibi
Acıyor
      Kanıyor
            Ne varsa senden kalan

Ne zaman düşlerime gelsen
Göz yaşlarımla yıkıyorum
Gelen günün aydınlığını
Akşama kadar bir bulut gözlerimde
Ha yağdı
      Ha yağacak

Ne zaman düşlerime gelsen
İçimdeki çocuk feryat figan
Sus bilmez, dur bilmez
Gün boyu
Babam da Babam
         Babam da Babam

Sen gideli
Güdük kaldım buralarda
Ne çocuk kalabildim
            Ne büyüyebildim
                                            Fatin Murat SEFERBEYOĞLU

9 Eylül 2018 Pazar

Yine, Yeni, Yeniden

HAYATIN MATEMATİĞİ

            Elindeki kağıt mendili bize doğru uzatmış duruyordu karşımızda… Kavruk tenli, kara gözlü bir çocuktu… Olsa olsa beş ya da altı yaşındaydı… Nasıl da masum, nasıl da mazlum bir duruşu vardı… “Adın ne senin?” dedi Kemal Hoca.
Çocuk yalnızca bakıyordu. “Mendil mi satıyorsun sen?” diye üsteledi Kemal Hoca; ama çocuk yine ses vermedi. “Galiba Türk değil abi” dedim, “Suriyeli olabilir, baksana dilimizi anlamadan yalnızca bakıyor.” Kemal Hoca, gözünü çocuktan ayırmadan: “Olabilir; ama nereli olursa olsun çocukların dili hep aynıdır.” dedi.
“Anlamadım abi” dedim.
“Çocuklar diyorum gözüm, çocuklar tek şey ister ve gözleri tek şeyi arar.”
“Ne arar, ne ister abi?”
“Sevgi ister, güven arar gözüm” dedi, buruk bir sesle. Çocuk, ne konuştuğumuzu anlamıyor; ama elindeki mendili bize doğru tutmayı sürdürüyordu.
Kemal Hoca, cebinden çıkardığı parayı çocuğa doğru uzattı… Çocuk ürkek tavırlarla bize doğru yaklaşırken gözlerinin içi gülüyordu… Parayı alıp mendili Kemal Hoca’ya verdi… Mendili alan Kemal Hoca, gülümseyerek çocuğun başını okşamak istedi… Kemal Hoca’nın uzanan elini görünce irkilerek geriye doğru çekildi çocuk ve dönüp koşmaya başladı… İleride bir kadın, kucağında bir bebekle oturmuştu kaldırımın kenarına… Çocuk kadının yanına gitti ve Kemal Hoca’dan aldığı parayı uzattı kadına… Kadın parayı alıp gülümseyerek yüzünü okşadı çocuğun ve yanındaki bir poşetten bir kağıt mendil daha çıkarıp verdi çocuğa… Çocuk bize doğru baktı ve bu kez de farklı bir yöne doğru yürümeye başladı… Hani, anne kuş yavrularına yiyecek getirir de tekrar kanatlanır ya yeni yiyecekler bulmak için, sanki öyle bir film izliyorduk; ama bizim izlediğimiz filmde anne kuş ile yavru kuş yer değiştirmişti… Hayatın ne olduğunu anlayamayacak kadar küçük bir çocuğun omuzlarında hayatın tam da kendisi vardı izlediğimiz bu filmde… Neler görmüş, neler yaşamışlardı kim bilir? Kimleri geride bırakıp gelmişlerdi de yaban ellerde sokakları mesken tutmuşlardı, kim bilir?
Dönüp Kemal Hoca’ya baktım, gözleri çocukta takılı kalmıştı… Pür-dikkat çocuğu izliyordu…
“Kaç kardeşler acaba?” dedim “ En büyük bu mudur yoksa? Sahi babası nerededir bu garibin?”
“Kim bilir, belki de ölmüştür” dedi donuk bir sesle “ Saçını okşamak istedim yalnızca, nasıl da korktu fark ettin mi?”

“Evet abi, fark ettim, dönüp annesine koştu hemen.”
“Sığınacak bir liman, tutunacak bir dal gibi annesine koştu hem de.” derken durgunlaşmış, gözleri çocuğa takılı kalmıştı, Kemal Hoca’nın. Neden sonra: “Haydi, kalkalım, biraz yürüyelim” dedi. Kalktık ve yürümeye başladık. Aklımda o çocuğun yaşamı vardı… Ya o kadın? Hangi ana el kadar masumu sokaklarda dolaştırabilir? Çaresizlik işte böyle bir şey olmalıydı…
“Sokak ortasında bir kadın, kucağında bir bebek ve onlara para getirmeye çalışan bir masum… El kadar çocuğun omzuna binen yükü mü düşünürsün, yoksa yavrusunu sokak sokak dolaştırmak zorunda kalan anaya mı yanarsın?” dedim…
Yanıt vermedi Kemal Hoca… Yürüyordu, başı önde dalgın dalgın yürüyordu… Onu tanıdığımdan beri böyleydi aslında… En neşeli olduğu anlarda bile bir hüzün bulutu taşırdı gözleri… Yaz ortasında kar; zemheri ortasında güneş barındırırdı bakışları…
Kolay öfkelenen, kolay sevinen, kolay üzülen ve ne olursa olsun duygularını saklayamayan bir insandı…
“Peki, şimdi ne olacak?” dedim, “Ne yapacaklar şimdi?”
Zınk diye durdu ve dönüp öyle bir baktı ki bana, ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemedim…
“Hayatın matematiği gözüm” dedi, “Çarptı, çıkardı, işte sonuç bu!” Sonra usul adımlarla yürümeye devam etti…
“İyi misin abi” diyebildim bir süre sonra… “İyiyim ya, iyiyim” dedi kırgın bir tonda… “Ne olacak dedin ya az önce” diye devam etti “Kırk yıl önce üç çocukla ortada kalan anama ne olduysa o olacak!; kırk yıl önce daha altı yaşında babasını yitirmiş bana ne olduysa o olacak!” dedi…
Kurduğum bir cümle ile nasıl bir fırtına koparmıştım içinde… Nasıl da kanatmıştım kabuk bağlamış bir yarayı… “Abi üzgünüm” diyebildim yalnızca…
“Anamın penceresinden baksan ayrı bir roman; benim penceremden baksan apayrı bir roman gözüm” dedi sesi titreyerek ve eğdi başını yürümeye devam etti…
Bu kırılgan, bu ürkek bir o kadar da sinirli ve saldırgan yapıyı çözmek ne kadar zor diye düşünürdüm hep… Çocukluğumda penceremizin kenarında bir çiçek vardı… Ona yaklaşmamız hele hele ona dokunmamız kesinlikle yasaktı. “Neden?” diye sorduğumda “Elleme küserim” derdi annem “Elleme küserim!” Ne demekti bu? Çok sonra öğrendim yapraklarına dokununca solan bir çiçek olduğunu ve “dokunma solarım” anlamında bu adın verildiğini: “Elleme küserim”


Tanıdığım günden beri bana bu çiçeği anımsatan bir izlenim yaratmıştı Kemal Hoca… Ve ilk kez belki de yapraklarına dokunacak kadar yakınındaydım işte… Bir adım daha yaklaşmaya cesaretim yoktu… Bir soru ile kanayan yara, bir başka soru ile ne hale gelebilirdi düşünemiyordum…
Yaklaşıp koluma girdi:
“Kutsal bir emaneti taşır gibi taşıyacak o kadın çocuklarını” dedi “koruyacak, kollayacak ve kutsal bir emanete bakar gibi bakacak o çocuklar o kadına… Gidenden geriye kalanlar sımsıkı sarılacaklar birbirlerine… Gürül gürül akıp giden yaşamın ortasında kimi kimsesi olmayanlar gibi üşüyecekler hep… Sevgiye acıkmayacaklar belki; ama sırtlarını dayayacak bir arkaları olmayacak hiç… Tedirgin ve tetikte olacaklar hep. Hani ceylanlar su içmeye iner de her yudumda başlarını kaldırıp etrafa bakarlar ya korkarak… İşte öyle yaşayacaklar, gözüm”
Ne diyeceğimi bilmiyordum… Bir yarayı nasıl kanattığımı biliyordum; ama ne diyeceğimi ne yapacağımı bilmiyordum… Yalnızca yürüyordum ona eşlik ederek… Bir yandan da konuşsun istiyordum, susmasın ve konuşsun…
O konuştukça onu daha iyi anlıyordum, davranışlarındaki med-cezirleri daha iyi çözüyordum… Her şeyi bağışlayacak kadar merhametli; hiçbir şeyi bağışlamayacak kadar kindar bir yapı... Her an yıkılacakmış gibi zayıf; hiç yenilmeyecekmiş gibi güçlü… Sustuğunda öfkeli ve saldırgan; konuştuğunda kırılgan ve mahcup…
Hiçbir şey umurunda değilmiş gibi rahat; bütün dünya kendisine karşıymış gibi tetikte; ama her durumda yalnız, yapayalnız ve gözyaşları kirpiklerinde saklı bir adam…
“Geceniz sessizliğine bürünmüşken bir kent, evin içinde yirmi bir kez besmele okumadan uyuyamayan bir çocuk gözüm, ne düşünür bilir misin?”
“Hayır” diyebildim duyulur duyulmaz bir sesle… “Asker gözüm, asker” dedi “Eşini yitiren kadın öyle belletmiştir çocuklarına çünkü… Her besmele bir askerdir ve uykuya geçmeden yirmi bir asker evi kuşatır o besmelelerle… Yalnızlığın, ürkekliğin, sırtını dayayacak gücün eksikliğidir bu ve bu eksiklikten besmeleye sığınmaktır gözüm.”
Sesi mi titriyordu, yoksa bana mı öyle geliyordu? Parmakları ile gözlerini sildiğini fark edince anladım ki titreyen sesine çoktan yoldaş olmuştu gözyaşları..
“Her gece gözüm, her gece” dedi derin bir iç çekti, “Sen her gece:
 ‘Allah baş, Hz. Ali Yoldaş/ Canımıza kastedenlerin ağzı mühür eli taş’ diyerek uyumak ne demek bilir misin?
Şimdi anlıyordum o küskün tavırları, buluttan nem kapan o alıngan yapıyı… Kalabalıklar ortasındaki yalnızlığı; herkesin kendine karşı olduğunu düşünen duruşu… Her an, her dakika gardını düşürmeden yaşamaya çalışmanın nedenini şimdi anlıyordum işte…
“Ne olacak dedin ya az önce, bir şey olmayacak gözüm… Yaşam akıp gidecek ve akıp giden yaşamın içinde tıpkı Sait Faik gibi “bire karşı bir; bine karşı bir” yaşayıp gidecekler… Herkes eleştirecek bir şeylerini bulacak; ama hiç kimse “NEDEN?” diye sormayacak… Bir tek sözcük gözüm, batası bir tek sözcük; Neden? Neden? Neden? Kimse sormayacak; çünkü ateş düştüğü yeri yakacak.”
Gözlerinde iki pınar çağlıyordu sanki… Durmadan akan iki nehir vardı yanaklarında… Bugüne kadar niye aklıma gelmemişti benim? “Elleme küserim” için anneme neden diye sormuştum da bir kez olsun Kemal Hoca’yı karşıma alıp neden diye niye sormamıştım. O batası sözcük niçin aklıma gelmemişti benim… Kolumdan çıkıp benden ayrılırken başı yine öndeydi… Islak gözlerini mi benden saklıyordu, yoksa zayıf görünmek mi istemiyordu bilmiyorum… Arkasından bir süre bakakaldım. Sanki dünyayı sırtlanmış gibiydi omuzları ve kulağımda sözleri çınlayıp duruyordu:
“Hayatın matematiği gözüm, çarptı, çıkardı işte sonuç bu.”

                                                                       Fatin Murat SEFERBEYOĞLU

2 Ekim 2015 Cuma

Ayrılık yaman kelime!!!

                                        BUMERANG
           
                        Elimde tuttuğum Adana dürümün hiçbir anlamı yoktu o an... Ağzıma aldığım her lokma büyüdükçe büyüdüyordu... Boğazıma diziliyordu her lokma... "Olmayacak böyle" dedim, yarım bıraktım... "Yesene kuzum" dedi annem... Sesi mi titriyordu yoksa ben mi öyle hissediyordum, bilinmez... Otobüs perona yanaşmıştı ve az sonra annemi alıp gidecekti... Saatler dursa, akreple yelkovanın kovalamacası bitiverse, diyordum içimden. Küçücük bir kuştum ben, ne zaman büyümüştüm de yalnız başıma kanat çırpacak çağa gelmiştim...
"Yemene içmene dikkat et" dedi annem "Aklımı sende bırakma!" Gözleri dolu doluydu... He desen bir sağnak boşanacaktı gözlerinden ve ıslatacaktı gül yanaklarını... Bana bakmamaya çalışıyordu... Uzaklara, hep uzaklara bakıyordu...
Ya ben? İçimde ne fırtınalar kopuyordu... Nasıl bir cenderenin içindeydim... Göğsüme biri oturmuş boğazımı sıkıyordu... Nefes alamıyordum...
"Adana yolcusu kalmasın" diye bağırdı muavin... Allah'ım! Ne iğrenç bir sesti o? Ayrılığın hınzır uğultusu dile gelmişti sanki ve yıllarca çınlayıp durdu kulağımda:
"Adana yocusu kalmasın"
"Adana yolcusu kalmasın"
"Adana yolcusu kalmasın"
Vakit gelmişti işte... Ayrılık saatiydi... Annem gidiyordu ve ben yapayalnız kalacaktım bu hiç bilmediğim kentin ortasında ve hiç bilmediğim bir yaşamın içinde... Annemim elini öperken:
"Boş ver okulu falan, haydi bin şu otobüse de dönelim evimize" demesini bekliyordum... Çok erkendi, çok çok erkendi ayrılmak için... Şu otobüs gitmese ya da o otobüste annemin yanında ben de olsaydım...
Annem yerine geçmiş başını otobüsün camına dayamış bana bakıyordu. Hayır, yanlış görmüyordum, ağlıyordu annem... Yanaklarında bir ırmak coşmuş akıyordu... Hareket etti otobüs... Annem ağlayarak bana bakıyordu ben ağlayarak anneme el sallıyordum... Otobüs çıkışa yönelince koşmaya başladım. Otobüsün Adana'ya doğru döneceği kvşağa geldim. nefes nefese beklemeye başladım. otobüs geldi, dönerken son bir kez el salladım anneme... Hala ağlıyordu annem... Dizlerimin üzerine çöktüm ve sarsıla yıkıla ağlamaya başladım...
Ne kadar ağladım, orada ne kadar kaldım bilmiyorum... Yavaşça kalktım, kent merkezine doğru yürümeye başladım... Koca kent üstüme üstüme geliyordu... Kendimi tutamıyordum... Ağlaya ağlaya geçtim sokakları...
                        Annem ne düşünmüştü? O gece yolculuk boyunca uyuyabilmiş miydi? Ne kadar ağlamıştı? Bildiği bütün duaları okumuş muydu? O sıcacık sevgi dolu sesiyle: "Emanetin Allah'a kuzum" derken içinde nasıl bir fırtına kopmuştu? Ben ondan "haydi gidelim" demesini beklerken o da benden mi beklemişti: "Beni bırakma, beni de götür anne" dememi. O zamanlar hiç düşünmemiştim olayın bu boyutunu...
İşte tam yirmi dokuz yıl sonra hiç bilmediği bir kentin ortasına hiç bilmediği bir yaşamın içine bırakmaya geldim oğlumu... Ne yapacak ben gidince? Kendini nasıl savunmasız hissedecek? Nasıl da ağlayacak? Nasıl da üşüyecek bu yalnızlık rüzgarında? Bunları çok iyi biliyorum. Çok iyi biliyorum; çünkü yaşadım... Yaşadığım için de daha zor geliyor oğlumu burada bırakmak...
Ah anacığım, Ah benim güzel anacığım! Ne zormuş büyütüp besleyip salıvermek gökyüzüne... "Uçmalısın artık kendi kanatlarınla" demek ve salıvermek gökyüzüne... Ne zormuş be anacığım... Yirmi dokuz yıl önce senin içinde kopan kıyamet şimdi benim içimde kopuyor... Ve öyle bir sarsılıyor ki yüreğim Rihter ölçeği çaresiz kalıyor bu sarsıntının yanında... O otaogarda bana bakan gözlerin düşüyor aklıma... O gözlerin sahibiyim şimdi... O gözlerle bakıyorum oğluma... Nasıl da güçlü görünmeye çalışıyor? Nasıl da susuyoriçindeki çığlıkları bastırmaya çalışırken?
Ah oğlum, ah benim aslan oğlum! Çare yok, sen de geçeceksin bu yollardan... Sen de yenile yeneile öğreneceksin yenmeyi... Sen de gözyaşlarınla yıkayacaksın içindeki karayı...
Çare yok be çocuk, çaresi yok... Bir gün mutlaka uçacaktın yuvadan. Demek ki bugüneymiş kısmet! Demek ki gelmiş yalnız başına kanat çırpma zamanı!
"Üzülme" demeyeceğim, üzüleceksin elbet. Ağlayacaksın geceler boyu... Olsun be çocuk, sancılıdır her yenilik. Doğum sancısıdır bu... Güzel günlere gebe yaşam ve her güzellik gözyaşları ile yıkanır, bunu sakın unutma...
"Ağlama" demeyeceğim, ağlayacaksın elbet... Ağlama" demeyeceğim ve hatta birlikte ağlayalım... Birlikte ağlamıştık annemle... Farklı yerlerdeydik belki; ama birlikte ağladık...
Az sonar ayrılacağız çocuk... Kendi kanatlarınla uçacaksın ve biz farklı yerlerde olsak birlikte ağlayıp birlikte güleceğiz daima...


                                                                                              Fatin Murat SEFERBEYOĞLU

15 Ağustos 2015 Cumartesi

Ağla sevgili yurdum!!!

                 KAN
Kirli bir savaşın ortasında kaldık
Karanlık dehlizlere
                Benziyor memleket
Her köşesinde tecavüz
               Her köşesinde cinayet
İt dişlerini yine gösterdi zulüm
Yine kan bulaştırdılar
               Bahara gülüm
 
                  Fatin Murat SEFERBEYOĞLU

2 Şubat 2015 Pazartesi

Günün Şiiri

ZAMANIDIR

Çok önemsediklerim vardı hayatımda
Onların hayatında
Bir 'nasılsın' bile etmiyordum oysa
Gitmenin zamanı gelmişti
Ve hatta çok bile kalmıştım
Dur diyenler oldu ağız ucuyla
Ama Ağlarken yanımda değillerdi 
Kalabalık istemedim gülerken

02.02.2015
Fatin Murat SEFERBEYOĞLU

22 Kasım 2014 Cumartesi

ÇIĞLIK
Melul mahzun redifler
                  Kırık dökük uyaklardan 
                                        Geçiyor ömür
Yalnızlığa bulaştı çünkü şiir
"Her sevda bir veda, bin cefa" diyor
                                          Buğulu bir ses
Tahta çıkan kaçıncı yalnızlıktır
Babadan oğula
                Hüküm sürer ömrümde

Bitmek bilmez acılar
              Yaralayan sözcüklerden
                                            Geçiyor şiir
Yalnızlığa bulaştı çünkü ömür
"Vedalaşmaların ilmini yaptım ben" 
                                               Diyor Şair
Bu ne menem bir çığlıktır 
Herkes görür de
              Kimse duymaz
13.11.2014
Fatin Murat SEFERBEYOĞLU