HAYATIN MATEMATİĞİ
Elindeki kağıt mendili bize doğru
uzatmış duruyordu karşımızda… Kavruk tenli, kara gözlü bir çocuktu… Olsa olsa
beş ya da altı yaşındaydı… Nasıl da masum, nasıl da
mazlum bir duruşu vardı… “Adın ne senin?” dedi Kemal Hoca.
Çocuk
yalnızca bakıyordu. “Mendil mi satıyorsun sen?” diye üsteledi Kemal Hoca; ama
çocuk yine ses vermedi. “Galiba Türk değil abi” dedim, “Suriyeli olabilir,
baksana dilimizi anlamadan yalnızca bakıyor.” Kemal Hoca, gözünü çocuktan
ayırmadan: “Olabilir; ama nereli olursa olsun çocukların dili hep aynıdır.”
dedi.
“Anlamadım
abi” dedim.
“Çocuklar
diyorum gözüm, çocuklar tek şey ister ve gözleri tek şeyi arar.”
“Ne
arar, ne ister abi?”
“Sevgi
ister, güven arar gözüm” dedi, buruk bir sesle. Çocuk, ne konuştuğumuzu anlamıyor;
ama elindeki mendili bize doğru tutmayı sürdürüyordu.
Kemal
Hoca, cebinden çıkardığı parayı çocuğa doğru uzattı… Çocuk ürkek tavırlarla
bize doğru yaklaşırken gözlerinin içi gülüyordu… Parayı alıp mendili Kemal
Hoca’ya verdi… Mendili alan Kemal Hoca, gülümseyerek çocuğun başını okşamak
istedi… Kemal Hoca’nın uzanan elini görünce irkilerek geriye doğru çekildi
çocuk ve dönüp koşmaya başladı… İleride bir kadın, kucağında bir bebekle
oturmuştu kaldırımın kenarına… Çocuk kadının yanına gitti ve Kemal Hoca’dan
aldığı parayı uzattı kadına… Kadın parayı alıp gülümseyerek yüzünü okşadı
çocuğun ve yanındaki bir poşetten bir kağıt mendil daha çıkarıp verdi çocuğa…
Çocuk bize doğru baktı ve bu kez de farklı bir yöne doğru yürümeye başladı…
Hani, anne kuş yavrularına yiyecek getirir de tekrar kanatlanır ya yeni
yiyecekler bulmak için, sanki öyle bir film izliyorduk; ama bizim izlediğimiz
filmde anne kuş ile yavru kuş yer değiştirmişti… Hayatın ne olduğunu
anlayamayacak kadar küçük bir çocuğun omuzlarında hayatın tam da kendisi vardı
izlediğimiz bu filmde… Neler görmüş, neler yaşamışlardı kim bilir? Kimleri
geride bırakıp gelmişlerdi de yaban ellerde sokakları mesken tutmuşlardı, kim
bilir?
Dönüp
Kemal Hoca’ya baktım, gözleri çocukta takılı kalmıştı… Pür-dikkat çocuğu
izliyordu…
“Kaç
kardeşler acaba?” dedim “ En büyük bu mudur yoksa? Sahi babası nerededir bu
garibin?”
“Kim
bilir, belki de ölmüştür” dedi donuk bir sesle “ Saçını okşamak istedim
yalnızca, nasıl da korktu fark ettin mi?”
“Evet
abi, fark ettim, dönüp annesine koştu hemen.”
“Sığınacak
bir liman, tutunacak bir dal gibi annesine koştu hem de.” derken durgunlaşmış,
gözleri çocuğa takılı kalmıştı, Kemal Hoca’nın. Neden sonra: “Haydi, kalkalım,
biraz yürüyelim” dedi. Kalktık ve yürümeye başladık. Aklımda o çocuğun yaşamı
vardı… Ya o kadın? Hangi ana el kadar masumu sokaklarda dolaştırabilir?
Çaresizlik işte böyle bir şey olmalıydı…
“Sokak
ortasında bir kadın, kucağında bir bebek ve onlara para getirmeye çalışan bir
masum… El kadar çocuğun omzuna binen yükü mü düşünürsün, yoksa yavrusunu sokak
sokak dolaştırmak zorunda kalan anaya mı yanarsın?” dedim…
Yanıt
vermedi Kemal Hoca… Yürüyordu, başı önde dalgın dalgın yürüyordu… Onu
tanıdığımdan beri böyleydi aslında… En neşeli olduğu anlarda bile bir hüzün
bulutu taşırdı gözleri… Yaz ortasında kar; zemheri ortasında güneş barındırırdı
bakışları…
Kolay
öfkelenen, kolay sevinen, kolay üzülen ve ne olursa olsun duygularını
saklayamayan bir insandı…
“Peki,
şimdi ne olacak?” dedim, “Ne yapacaklar şimdi?”
Zınk
diye durdu ve dönüp öyle bir baktı ki bana, ne diyeceğimi, ne yapacağımı
bilemedim…
“Hayatın
matematiği gözüm” dedi, “Çarptı, çıkardı, işte sonuç bu!” Sonra usul adımlarla
yürümeye devam etti…
“İyi
misin abi” diyebildim bir süre sonra… “İyiyim ya, iyiyim” dedi kırgın bir
tonda… “Ne olacak dedin ya az önce” diye devam etti “Kırk yıl önce üç çocukla
ortada kalan anama ne olduysa o olacak!; kırk yıl önce daha altı yaşında
babasını yitirmiş bana ne olduysa o olacak!” dedi…
Kurduğum
bir cümle ile nasıl bir fırtına koparmıştım içinde… Nasıl da kanatmıştım kabuk
bağlamış bir yarayı… “Abi üzgünüm” diyebildim yalnızca…
“Anamın
penceresinden baksan ayrı bir roman; benim penceremden baksan apayrı bir roman gözüm”
dedi sesi titreyerek ve eğdi başını yürümeye devam etti…
Bu
kırılgan, bu ürkek bir o kadar da sinirli ve saldırgan yapıyı çözmek ne kadar
zor diye düşünürdüm hep… Çocukluğumda penceremizin kenarında bir çiçek vardı…
Ona yaklaşmamız hele hele ona dokunmamız kesinlikle yasaktı. “Neden?” diye
sorduğumda “Elleme küserim” derdi annem “Elleme küserim!” Ne demekti bu? Çok
sonra öğrendim yapraklarına dokununca solan bir çiçek olduğunu ve “dokunma
solarım” anlamında bu adın verildiğini: “Elleme küserim”
Tanıdığım
günden beri bana bu çiçeği anımsatan bir izlenim yaratmıştı Kemal Hoca… Ve ilk
kez belki de yapraklarına dokunacak kadar yakınındaydım işte… Bir adım daha
yaklaşmaya cesaretim yoktu… Bir soru ile kanayan yara, bir başka soru ile ne
hale gelebilirdi düşünemiyordum…
Yaklaşıp
koluma girdi:
“Kutsal
bir emaneti taşır gibi taşıyacak o kadın çocuklarını” dedi “koruyacak,
kollayacak ve kutsal bir emanete bakar gibi bakacak o çocuklar o kadına…
Gidenden geriye kalanlar sımsıkı sarılacaklar birbirlerine… Gürül gürül akıp
giden yaşamın ortasında kimi kimsesi olmayanlar gibi üşüyecekler hep… Sevgiye
acıkmayacaklar belki; ama sırtlarını dayayacak bir arkaları olmayacak hiç… Tedirgin
ve tetikte olacaklar hep. Hani ceylanlar su içmeye iner de her yudumda
başlarını kaldırıp etrafa bakarlar ya korkarak… İşte öyle yaşayacaklar, gözüm”
Ne diyeceğimi bilmiyordum… Bir yarayı
nasıl kanattığımı biliyordum; ama ne diyeceğimi ne yapacağımı bilmiyordum…
Yalnızca yürüyordum ona eşlik ederek… Bir yandan da konuşsun istiyordum,
susmasın ve konuşsun…
O konuştukça onu daha iyi anlıyordum,
davranışlarındaki med-cezirleri daha iyi çözüyordum… Her şeyi bağışlayacak
kadar merhametli; hiçbir şeyi bağışlamayacak kadar kindar bir yapı... Her an
yıkılacakmış gibi zayıf; hiç yenilmeyecekmiş gibi güçlü… Sustuğunda öfkeli ve
saldırgan; konuştuğunda kırılgan ve mahcup…
Hiçbir şey umurunda değilmiş gibi rahat;
bütün dünya kendisine karşıymış gibi tetikte; ama her durumda yalnız,
yapayalnız ve gözyaşları kirpiklerinde saklı bir adam…
“Geceniz sessizliğine bürünmüşken bir
kent, evin içinde yirmi bir kez besmele okumadan uyuyamayan bir çocuk gözüm, ne
düşünür bilir misin?”
“Hayır” diyebildim duyulur duyulmaz bir
sesle… “Asker gözüm, asker” dedi “Eşini yitiren kadın öyle belletmiştir
çocuklarına çünkü… Her besmele bir askerdir ve uykuya geçmeden yirmi bir asker
evi kuşatır o besmelelerle… Yalnızlığın, ürkekliğin, sırtını dayayacak gücün
eksikliğidir bu ve bu eksiklikten besmeleye sığınmaktır gözüm.”
Sesi mi titriyordu, yoksa bana mı öyle
geliyordu? Parmakları ile gözlerini sildiğini fark edince anladım ki titreyen
sesine çoktan yoldaş olmuştu gözyaşları..
“Her gece gözüm, her gece” dedi derin
bir iç çekti, “Sen her gece:
‘Allah baş, Hz. Ali Yoldaş/ Canımıza
kastedenlerin ağzı mühür eli taş’ diyerek uyumak ne demek bilir misin?
Şimdi anlıyordum o küskün tavırları,
buluttan nem kapan o alıngan yapıyı… Kalabalıklar ortasındaki yalnızlığı;
herkesin kendine karşı olduğunu düşünen duruşu… Her an, her dakika gardını
düşürmeden yaşamaya çalışmanın nedenini şimdi anlıyordum işte…
“Ne olacak dedin ya az önce, bir şey
olmayacak gözüm… Yaşam akıp gidecek ve akıp giden yaşamın içinde tıpkı Sait
Faik gibi “bire karşı bir; bine karşı bir” yaşayıp gidecekler… Herkes
eleştirecek bir şeylerini bulacak; ama hiç kimse “NEDEN?” diye sormayacak… Bir
tek sözcük gözüm, batası bir tek sözcük; Neden? Neden? Neden? Kimse sormayacak;
çünkü ateş düştüğü yeri yakacak.”
Gözlerinde iki pınar çağlıyordu sanki…
Durmadan akan iki nehir vardı yanaklarında… Bugüne kadar niye aklıma gelmemişti
benim? “Elleme küserim” için anneme neden diye sormuştum da bir kez olsun Kemal
Hoca’yı karşıma alıp neden diye niye sormamıştım. O batası sözcük niçin aklıma
gelmemişti benim… Kolumdan çıkıp benden ayrılırken başı yine öndeydi… Islak
gözlerini mi benden saklıyordu, yoksa zayıf görünmek mi istemiyordu bilmiyorum…
Arkasından bir süre bakakaldım. Sanki dünyayı sırtlanmış gibiydi omuzları ve
kulağımda sözleri çınlayıp duruyordu:
“Hayatın matematiği gözüm, çarptı,
çıkardı işte sonuç bu.”
Fatin Murat SEFERBEYOĞLU