YÜREĞİMDE GİZLEDİĞİM

YÜREĞİMDE GİZLEDİĞİM (Fatin Murat SEFERBEYOĞLU'nun şiir kitabı...)
Kendi olmak, kendini yazmak... Üstelik kendi şiirini yazmak... Kendini yazarken yaşadığın toplumun bireyi olduğunun ayrımında olarak, toplumsal sorumluluğu üstlenerek yazmak... Fatin Murat SEFERBEYOĞLU bu bilinçle üretiyor şiirlerini. O, kendinden yola çıkarak bireyi olduğu toplumu, toplumun bireylerinden kendi bilincine yansıyanlarını yazıyor; yalın bir dille kolaycılığa kaçmadan... Bağlandığı damarın sorumluluğunu taşıyarak... Yüreğimde Gizlediğim'i okurken kendinizi, yüreğinizi bulacak; duyarlı bir yürekle bütünleşeceksiniz.



Denemeler

                                                 YÜREK YANGINI

Bugün 4 Şubat… Bugün tam on sekiz yıl oldu sesini duymayalı, yüzünü görmeyeli… Tam on sekiz bahar geçti, sen gideli… Usta’nın dediği gibi “güneşin etrafında on (sekiz) kere döndü dünya” sen gideli….
Seni ne çok özlediğimi, gidişine ne çok yandığımı anlatmaya sözcükler yeter mi bilmiyorum… Bildiğim bir şey var ki yaşam insana çok şey öğretiyor; ama bütün öğrettikleri aslında bir varlığın çevresinde dönüp duruyor… İnsan yaşamı ikiye ayrılıyor aslında: anne varken ve anne yokken…
Sen varken güzel anam; gökyüzü daha bir maviydi, baharlar yalan tanımıyor, sokaklar yalnızlığa çıkmıyordu… Ne vakit yorulsam seni buluyordum yanımda… Ne vakit ağlasam, senin omzun vardı, başımı taşıyan… Ne vakit sendelesem, senin ellerin vardı, bana dayanak… Şimdi bu sözleri söylüyorum ama; sen varken bunların farkında bile değildim… Kerameti kendimde görüyordum… Ben güçlüyüm, ben yenilmem, ben yıkılmam diyordum, arkamdaki gücün farkına bile varmadan…
Meğer yaşam ne zormuş güzel anam… Meğer baharlar ne kadar yalancıymış… Meğer mavinin içinde acının bin bir rengi nasıl da saklıymış…
İnsan, niye elindekinin değerini yitirince anlar, be anacığım… “Şimdiki aklım olsa” diyerek söze başlamak neden canımıza yapışmış bir illettir… Ben çocukken sen gizli gizli ağlardın ve ben senin bu ağlamalarından hiçbir şey anlamazdım… Kimi zaman da bizim yanımızda aktırdın göz yaşlarını… “Neden ağlıyorsun?” diye sorduğumda hep aynı dizeleri tekrarlardın:
“Ana başta tac imiş/ Her derde ilac imiş/ Bir evlat pir olsa da/ Anaya muhtac imiş”
Çocuk aklımla anlayamazdım, ne demek istediğini… Kocaman bir kadın, üstelik bir anne, niye ağlar ki annesinin ardından derdim… Şimdi çocuklarım da aynı soruyu kendilerine soruyorlardır, eminim…
Sonra gençlik dönemi… Küçük dağları yaratan benim edalarında, her söylediğine karşı çıkardım… “Bu annem de çok oluyor artık, ben büyüdüm kabul etse artık!” derdim kendi kendime… Ve boynu bükük, gözü yaşlı beni üniversiteye uğurladığın günler gelip çattı… Büyük bir kavganın baş rol oyuncuları sanıyorduk kendimizi – ki bugün bu oyunlarda bir figüran bile olmadığımızı anlıyorum, içim acıyarak – sen, “yapma oğlum” diyordun, ben inat ediyordum… “Annem, anlayamaz beni, ne de olsa kuşak farkı var” diyordum, çok bilmişçesine…
Bütün bu yaşananlar da nasıl sabırlı davrandığını, yaptığım bütün asiliklere nasıl göğüs gerdiğini şimdi anlayabiliyorum, beni affet güzel anam…
Sonra o kara gün gelip bağdaş kurdu yaşamımıza… Bir daha dönmemecesine giderken sen, bana da yaşamımda nasıl bir yer kapladığını, anlattın… Bu son dersin oldu bana… Her zaman ki gibi kızmadan, bir kez olsun “of!” bile demeden, geçip gittin ömrümden…
Bir güz yağmuru muydun sen anne, yoksa kış ortasında gelen bir yalancı bahar mıydın?
Senden sonrasını ne sen sor ne ben söyleyeyim güzel anam… Kocaman bir boşluk… Nereye dönsem sağır duvarlar… Kiminle konuşsam onulmaz bir yalnızlık…
Bugün 4 Şubat… Tam on sekiz yıl oldu, sesini duymayalı, yüzünü görmeyeli… Gidenin ardından elden bir şey gelmiyor anne… Yürekte bir köz için için yanıyor… Bazen kül bağlıyor ateşin üstü… Ama bir rüzgar esmeye görsün kor ateşlerde kavruluyor içim… Bugün fena esiyor rüzgar anne, bugün fena kavruluyor yüreğim…

Fatin Murat SEFERBEYOĞLU
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

                                            S E S İ N Ç A R P I Y O R S E S İ M E

Günlerdir sevdiğimi söylemek,seviyorum demek,bir başka anlam içeriyor yüreğimde...Ayaklarının ucuna basarak usulca girdiğin dünyamda fırtına sonrası dinginlik var şimdi.Sessiz sedasız gelmiştin,beklenmedik bir konuk gibi...”Dur! Kimsin? Parolası nedir sevdanın? “bile diyememiştim.Öylesine aç,öylesine susuzdum sevmeye,sevilmeye...Günlerce sorguladım kendimi...Yalnızlık canıma tak demişti de onun için mi yüreğim bu ansızın çıkıp gelen konuğa dur dememişti.Yoksa sevdayı besmele ile ağzına alması gerekenlerin dediği gibi bir yanılsama mı yaşıyordum.Yanıt gecikmedi,yanıtı yüreklerimiz verdi,gözlerimiz anlattı.Bu bir sevdaydı,onurlu ve yürekli bir sevda hem de...Ne bendeki kalabalık yalnızlık ne sendeki özgürlüğe kavuşma şaşkınlığı...Hiçbir şey sevdamıza gölge düşüremedi.Bu sevdayı karalama adına yapılan her hile göndericisine iade edildi,onurun ve dürüstlüğün gücüyle...
.............
Bir inancı taşır gibi ya da bağlanır gibi bir inanca öylesine sevmiştim seni...Yoklukların,acıların,hüzünlerin ve zulümlerin bütün itliğiyle sırıttığı ve dişlerini etime batırdığı bir dünyada ölümü hiçe saymanın diğer adıydın sen...Siyah-beyaz bir fotoğrafın esrikliğini taşımak,anıların duldasında yağmurdan korunmak,özlemlerle yaşayıp kendine acımanın eşiğine yüz sürmek senden öncesini anlatmaya belki yetebilir.Hani korkulan fotoğraflar vardır,korkulan ve bakılamayan fotoğraflar....Oysalar taşır,keşkeler barındırır da karabasan gibi çöker üstüne,daraltır göğsünü,yakar içini...İşte o fotoğrafların içinde yaşadım ben ve o fotoğrafların içinde uzaklaştım insanlardan,yalnızlığa koştum,kimsesizliğe soyundum...
..........
Bir ilkbahar serinliği ve mart ılıklığıyla başladı her şey...Yağmur olup yağdın yüreğime.Sen yağdın ben yazdım,ben yazdım sen çoğaldın.Yaşamak seninle başladı,direnmek seni anlattı.Ekmek tadında,su azizliğinde sevdim seni...Sen vardın yeşil daha bir yeşildi...Sen vardın insan daha bir insandı....Sen vardın bilinmezin sırrı yoktu kitabımda...Sen vardın yitik değildi umutlar,umutları barındıran sokaklar,sokakları taşıyan kentler...
......
Seni anlatmanın,seni yaşamanın,seni sevmenin anlatımında kör-topal kalıyordu sözcükler...Cümleler edilgen,özneler yitikti bu iklimde...Tanımını arayan bir olgu gibi ortalığa düşmüştü yüreğim...Sevdanın anlatımı seni karşılayacaktı,biliyordum ama sözcüklere dökemiyordum.Kalem suskun,diller tutuktu...Birinci tekilin ikinci tekille olan birinci çoğul olma kavgasıydı belki de beni böyle çar-naçar bırakan.Bildiğim tek şey vardı,adınla başlıyordu yaşamak....
“Ben seninle varım”dediğimde gülmüştün bana anımsar mısın?”Acıma kendine”demiştin “Sen çok güçlüsün”Bir acıma değildi aslında yaşadığım.Evet senden önce de vardım ben.İçime atmakta üstüme yoktu dertleri.Saçlar beyazlıyor,çember daralıyordu belki ama hiç paylaşmıyordum dertlerimi...Gücüm suskunluğumla anılıyordu belki de...Kişiye özel ve adrese teslim acılar yaşıyordum.Bir ben biliyordum acının ağırlığını bir de göz yaşlarıma tanık sessiz duvarlar...
.....
Seni bir bulup bir yitirmeyi sevdim belki de...Bir deniz feneri gibi yanıp sönüyordun karanlıklarda ve ben seni görüyor ama sana yaklaşamıyordum...Sana yaklaşmak sulara gömülmekti belki...Kayalara çarpıp alabora olmak ya da su alarak usul usul batmaktı denizin dibine...Oysa karanlıklar seninle ışıyor,kara seninle görünüyordu.Yani kıyı boyu bir yolculuktu belki bu sevda...
Belki de gidip gelmelerini sevdim,acıyla harmanlanan yolculuklarda... Tam da varmak üzereyken istasyona yolumu değiştiren bir makasçıydın belki de...Görünen her son durak bir serap oluveriyordu çöl susuzu yüreğimde...Ve ben ulaşmak istedikçe yaklaşan,ulaştıkça uzaklaşan seni seviyordum....
Yanımda olup uzakta durmanı sevdim belki de...Yüreğin yüreğimdeyken resimlerinle avunmayı sevdim...Akıntılarda yorgunluğum,tek yönlü akışlarda şaşkınlığımdın yani...Direnişler seninle güzel,yönler seninle doğruydu.Ve ben şaşırtmalarını seviyordum alışılagelmişlikler içinde...
Belki de bir sınır kaçakçısının cebine konan pasaport burukluğuydun... Elini kolunu sallayarak sınır aşmanın anlamsızlığıydın,korkulu ve tedirgin yürümelerin karşısında... “Bugün de mayına basmadım”diyebilmenin şükür dolu duasıydın dilimde....Ve ben şüküre bulaşmış yaşamayı seviyordum sende...
Yabaninane tazeliğiydin betonlarla çevrilmiş ömrümde...Ve ben senin ardınsıra dağlardaydım,yar kenarı patikalar boyunca...Nefes kesen,diz titreten yüksekliklerde,korkuyu yok eden kokunu seviyordum.Kokun dolduruyordu ciğerlerimi ve kokunla unutuyordum yardan düşen sevinçleri....
Bir ömürle özdeş bir gündün belki de...Ve ben o günün her anını seviyordum.Her yanım sen doluyor,her saksıda seni büyütüyordum... Gökyüzünde bir uçurtma,sularda bir oltaydım seni sevdiğimde....Mavilikler özgürlük,ekmekti mavilikler...Zıpkın yemiş bir balıktım belki de....Özgürlüğü tel boyu,yaraları sular donduran....Yani nereden baksam sen,nereye dönsem sen ediyordu bütün toplamlar,bütün çarpımlar...Çarpım tablosunda elde kalan yalnızlıktın belki de...
Belki de bir mahpusun,kilometrelerce süren üç beş metrelik voltasıydın avlularda...Özgürlük isteyen bir tutsak yürüyüştün içimde...Adımlar hızlandıkça duvarların yükseldiği bir acımasız vurgundun dünyamda...Ve ben göğe tutsak bakışlarda buluyordum seni...Masmavi kuruluyordun gözlerime,bir serinlik vuruyordu tel örgülere...
Bunca yalnızlıktan sonra şimdi çelişkiler yumağına öykünüyor beynim...”Acıların paylaşımı olur mu?Yani çektiğin acıyı bir başka yürek duyabilir mi?Duysa da senin kadar üzülebilir mi:Eyleme ve desteğe dönüşmeyen sözler kuru bir tesellinin ötesine geçebilir mi?Yalnızca sözde kalan destekler acıları çoğaltıp yalnızlıkları arttırmaz mı?”Bilinmeyenler içinde bilineni arıyorum aslında.Hiçbir şey bilmediğini öğrendiği zaman daha çok dokunuyor insana bunca yıl biliyor olduğunu sanmak.Bunu bilmek bile bu sorulara yanıt vermiyor.
Sen benim yüreğime konuşmayı öğrettin...Sağır değil dilsizdi içim...Kopan fırtınalar suya sabuna dokunmuyordu belki ama ömrüme dokunuyor,gençliğimi heder ediyordu.İçime attığım her hüzün bir tutam beyazla dönüyordu saçıma...
Şimdi adınla başlayan yağmurlarda arınıyorum dertlerden...Susmalardan değil paylaşımlardan alıyorum gücümü...Yanıtsız sandığım sorular seninle çözülüyor şimdi...Sen varsan acının paylaşımı da vardır elbet diyorum.En güzel duyguları paylaşan insan yüreğin acıları da paylaşır diyorum.
Bir sevdayı anlatmak o kadar zor ki çaresiz kalıyor kelimeler...Hele de senin gibi güzel,senin kadar insansa sevdalı...Oturdum,aldım elime kalemi ve canımın tarlasından devşirdim kelimeleri...Kendimi koştum sabana ve altını üstüne getirdim toprağın...
Beynim huzursuz,yüreğim tedirgin vurdum düşünceleri beyaz kağıda...Kim bilir bakarsın bire bin verir toprak,bakarsın başağa durur sevdamız...

Fatin Murat SEFERBEYOĞLU
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

                                                        HARAMİLER SOKAĞI

“Sanatsız kalan bir ulusun hayat damarlarından biri kopmuş demektir.” diyor Atatürk. Ne güzel demiş değil mi? Sanatı olmayan, sanatçısı olmayan, sanatı ve sanatçısı üzerinde özgürlük rüzgarının esmediği bir ülkede, gelişmişlikten, sevgiden, barıştan ve kardeşlikten söz edebilir misiniz?
Sanatçı kimdir? Çağının fotoğrafçısı ve yaşananların duygusal bir tanığıdır… Bir ülkenin hangi köşesinde olursa olsun yaşadığı toplumun, gür sesli sözcüsüdür sanatçı… Öyleyse dil, kültür, toplum üçgeninde oluşan edebiyat, kime hizmet etmelidir? Elbette, topluma ve o toplumun yarınlarına…
Sanatın ve sanatçının üzerinde herhangi bir baskı oluşturursanız, sanatçının gelişmesine engel olursanız, sanatı birkaç kalemin görüş, duyuş ve düşünüşüne teslim ederseniz, o ülkede sanatsal çalışmaların ciddiyetinden söz edebilir misiniz?
“Sanatsız kalan bir ulusun hayat damarların biri kopmuş demektir.” diyor Atatürk… Ve maalesef bu sözün söylenmesinin ardından yarım yüzyıldan fazla bir zaman geçtiği halde, benim yurdumda sanat hala özgürlük rüzgarını tanımıyor… Yarım yüzyıl önce konmuş bir teşhisin tedavisi hala yapılamıyor benim ülkemde…
Türkiye’nin herhangi bir kentinde ya da kasabasındasınız… Yüreğinizi dolduran duygular, beyaz kağıda kimi zaman bir şiir, kimi zaman bir öykü, kimi zaman bir roman olarak dökülüyor… Toplumun bir bireyi olarak görüyor, duyuyor ve yazıyorsunuz… Ama sesinizi duyuramıyorsunuz… Niye mi? Çünkü, yazdıklarınızın, “birkaç kalem”den onay alması gerekir… Yazdıklarınızla birlikte “sanatsal mekanlarda!” boy göstermeniz gerekir… Bu ülkenin en değerli yazarlarını, şairlerini rakı sofralarına meze yapmanız gerekir… Türkü Barlarda ağıtlar eşliğinde kafayı bulmanız gerekir… Bu ülkenin yetiştirdiği önemli yazarlar ve şairler adına düzenlenen yarışmalarda seçici kurulun yazdıklarınıza “hımmmmm, enteresan!” demesi gerekir… Kentinizi, toprağınızı bırakıp “Kültür Başkenti”nin sokaklarında arz-ı endam etmeniz gerekir… Bütün bunları yapamıyor musunuz? O zaman diyalog değil monolog kurallarını öğrenmeniz gerekir…
Bütün bunların yanı sıra bir de internet var! Elektronik ortam… Eğer, yılmak yok, kavgaya devam diyorsanız, işte size bir fırsat… Şiir, öykü, edebiyat sitelerine üye olabilir, yazılarınızı toplumla paylaşabilirsiniz… Üye olduğunuz sitelerde yazılarınız, ilgiyle karşılanabilir, okuyuculardan tebrikler alabilirsiniz… Ama hemen sevinmeyin! Çünkü bu da yetmez… Bu kez de bu sitelerde açılan yarışmalarda, sitenin “gedikli üyeleri”nden olur almanız gerekir… Bu gedikli üyeler o kadar işlerinin erbabıdırlar ki, sitede okunma rekoru kıran ve okuyuculardan sürekli tebrik alan bir yazınız, bu gedikli kalemlerce ilk beşe bile dahil edilmez… Neden mi? E, artık bunu sormayın derim ben size…
Bir ülkede sanatı bir kente sıkıştırırsanız , sanatçıyı bir kentte yaşayan birkaç kaleme biat etmeye zorlarsanız, sanatı ve sanatçıyı “hadi bakalım, en güzel hanginiz yazıyor?” diyerek bir yarışın içinde eritirseniz, o ülkede, kültürel gelişmeden, sanatsal çalışmalardan söz edebilir misiniz?
Eğer siz de yazıyorsanız, ister “Kültür Başkenti”nde ister elektronik ortamda özgürlük rüzgarını duyumsayamıyor; ama yine de kimseye biat etmem diyorsanız, bölgecilik, şehircilik ve siyasi oluşumların dışında ve ötesinde yani “Haramiler Sokağı”nda değilim ve olmayacağım, diyorsanız, bu ülkede işiniz çok zordur… Kimi zaman Sait Faik olur, kendinizi bir adaya hapsedersiniz; kimi zaman Nazım olur, terk-i diyar edersiniz…Ama siz yine de yılmayın, onuncu köy mutlaka vardır, bu topraklarda…
Atatürk’ün bir sözü ile başlamıştık, gelin yine Atatürk’ün bir sözü ile bitirelim:
"Büyük olmak için hiç kimseye iltifat etmeyeceksin: Hiç kimseyi aldatmayacaksın. Ülke için gerçek amaç ne ise, onu görecek, o hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır; herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır, fakat sen buna karşı direneceksin. Önüne sonsuz engeller de yığacaklardır. Kendini büyük değil, zayıf, araçsız, hiç sayarak, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu engelleri aşacaksın. Bundan sonra da sana büyük derlerse, bunu söyleyenlere güleceksin."

Fatin Murat SEFERBEYOĞLU
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------



                                                H A B E R T U R K

Türkiye’de basın ailesine yeni bir gazete daha katıldı. 1 Mart 2009 tarihinden beri yeni bir gazetemiz var. “Hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını; gerçeklerin saklanmayacağını; baskıların yıldıramayacağını…” savunarak ortaya çıkan bir gazete…
Peki bir gazeteye gereksinim var mıydı, Türkiye’de? Bu sorunun yanıtı kuşkusuz ki “evet” olacaktır.
İktidardan beslenen gazeteler ve İktidar’ın evlerinize sokmayın dediği “yandaş gazeteler” bizi artık iyice bunaltmıştı.
Ama, ben yeni doğan bu gazeteye siyasal açıdan bakmıyorum. Benim bakış açım daha farklı bir noktada… “Türkiye’nin Gazetesi” olmak tezi ile ortaya çıkan bu gazetede bir eksiklik gördünüz mü? Ben gördüm… Gördüğüm içindir ki bu gazete ölü doğmuştur benim açımdan… Evime giremez, bulunduğum bir ortamda görürsem yüz çevirir, elimi bile sürmem… Aynı adı taşıyan ya da benzer adlarla kurulan televizyon kanallarını televizyonumdan nasıl silmişsem, bu gazeteyi de daha doğmadan kayıplar hanesine yazdım…
Bu kızgınlık niye, daha görmediğin, tek bir satırını bile okumadığın bir gazeteye bu düşmanlık neden mi, diyorsunuz? Bu soruyu soruyorsanız, ayaklarınızın altından alınan topraklarımızdan haberiniz yok demektir… Yıllardır “sözde Ermeni soykırımı” ile bizi merdivensiz kuyulara atanların “kültürel bir soykırım”ı nasıl başarıyla uyguladıklarını sezemiyorsunuz, demektir… Dünyadan Türkiye’yi ve Türkçeyi silmek için nasıl da canla başla çalıştıklarını, kendi saksılarında yetiştirdikleri liberallerle bizi nasıl içten içe yok ettiklerini göremiyorsunuz, demektir…
Gazetenin adına dikkat ettiniz mi? “ Haber TURK” Türk sözcüğündeki ‘u’ seslisine bakın… Şimdi biz bunu nasıl okuyacağız? “Haber Turk” mu diyeceğiz, yoksa “Haber Türk” diye mi okuyacağız.? Oysa Türkçenin bu konu ile ilgili kuralı açık: “Türkçe yazıldığı gibi okunan bir dildir.”
Yani İngilizcede olduğu gibi ‘f’ yazıp ‘ef’ diye okuyamazsınız, dilimizin seslerini… Öyleyse bu gazetenin adı Haber Turk… O zaman da karşımıza şöyle bi sorun çıkıyor: Türkçede ‘Turk’ diye bir sözcük yok!!!
Bir ülkenin kültürü, o ülkenin dilinde saklıdır. Atasözleri, deyimler, şiirler, türküler, maniler kültürün inceliklerini dilin güzellikleri ile anlatır.Bu atasözlerimizden biri der ki: “Ceviz kabuğundan çıkmış, kabuğunu beğenmemiş.” Kendi dilini yok sayan, kendi kültürünü aşağılamış olmaz mı? Yetiştiği dili, donatıldığı kültürü aşağılayan aslında kendisini aşağılamaz mı?
Kendi dilinde bir ad vermeye utanılan bir gazete, nasıl bu kültürün sesi, bu ülkenin gazetesi olabilir?
Ben başbakan değilim, “yandaş medyayı evinize sokmayın” diyemem!!!
Ben “yandaş medya” değilim, “damat gazetelerini” okumayın , diyemem!!!
Ben ülkesini seven, ABD’nin kapısında dilenen değil, direnen bir TÜRKİYE isteyen bir bireyim…
Bu direnç gücünü dilden alacaktır, bunun bilincindeyim…
Yıllar önce Türkçe ile sanat yapılmaz diyerek beş kıtaya hükmeden bir İmparatorluğu kültüründen uzaklaştırıp, İngiltere’nin kapıkulu yapanlar, bugün de “Türkçe ile bilim yapılmaz, dünya dili İngilizcedir aldatmacası ile karşımızdalar. Ama bir fark var: Beş kıtadan geriye Anadolu kalmıştı, bugün Anadolu’dan geriye kalacak olan KÖLELİKTİR…
Haber TÜRK demedikleri sürece, böyle bir gazete hiç olmayacak benim yaşamımda… Sizin böyle bir gazeteniz var mı yoksa???

Fatin Murat SEFERBEYOĞLU
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


                            
                        Ö Ğ R E T M E N O L M A K

Bir sevdadır öğretmen olmak...Hani yemeden içmeden kesen;hani sevdiğine pervane olan;yani gözü başka bir şey görmeyen bir sevda...Bir kara sevda desek daha doğru olur.Hiç düşündünüz mü neyin sevdasıdır bu?Ne ile açıklanabilir almadan vermek,verdikçe çoğalmak,çoğaldıkça yaşamı kucaklamak?Bir damla suya hasret bir çöl susuzu gibi bilgi bekleyen,aydınlığa susamış,annelerini bekleyen kuş yavruları gibi ağzınıza bakan binlerce,onbinlerce çocuğa beyninizi,bedeninizi açmak neyin karşılığıdır?Hayır zor değil,bir tek sözcükle anlatabilirsiniz bütün bunları,bir tek sözcük sizi geleceğe çevirir:”Öğretmen”
Damardan verilmiş bir güçtür öğretmen olmak...Aç kalmayı,açıkta kalmayı,iklimlerin değişkenliğini,mevsimlerin zorluğunu unutmaktır size imrenerek bakan çocuk gözlerde...Hani gerçek sanatçılar vardır bilirsiniz.İçleri yanıp,gözleri buğulanmış ve yürekleri kan revanken bile izleyicilerini hiç unutmazlar,unutmak ellerinde değildir çünkü...İşte böyle bir duygudur öğretmen olmak.Sınıfa girdiğiniz anda sorunlar,dertler,acılar,hüzünler yok olur.Çünkü sizi bekleyen ,ağzınızdan çıkacak sözcüklere bakan çocuklarınız vardır.Nasıl unutabilirsiniz!Nasıl yok sayabilirsiniz!Nasıl bana ne diyebilirsiniz!Öğretmen olmak bir yürek işidir çünkü,beyninizle yüreğinizi birleştiren bir köprüdür.
Mustafa Kemal’in Kocatepe’den bakışıdır öğretmen olmak,dalga dalga sürüklemektir gençleri...Samsun’dan karanlığın üstüne doğmaktır öğretmen olmak...Önüne katıp cehaleti Ege’de sulara gömmektir.Berrak bir Türkçedir öğretmen olmak,diline kültürüne sarılmaktır.Ay-yıldız olup göklerde dalgalanmaktır öğretmen olmak.Sözün özü bir sevdadır öğretmen olmak,yüreklerde vatan vatan atmak,damarlarda bayrak bayrak dolaşmaktır.
“Öğretmen bir mum gibidir”denmiştir hep.Yani aydınlatan ama aydınlattıkça yok olan.Yanılgıdır bu.Evet aydınlatmaktır öğretmen olmak ama aydınlattıkça yok olmak değildir.Aydınlattığınız her beyinde çoğalmak,boğduğunuz her karanlıkta bahar toprağı olmaktır.Bereketli ve doğurgan bir bahar toprağı...Verdiğiniz her bilgi cemre olup düşmüştür zemheri ayazının üstüne ve toprak sıcaktır,su sıcak,hava sıcaktır artık.Dallar meyveye durmuştur gayrı...Nasıl yok olduğunuz söylenebilir.Şimdi varsınızdır asıl.Büyüyen her fidanda,açılan her goncada renginiz, kokunuz vardır çünkü.
Bakın çevrenize,elleri çalışkan,yüreği umuda gebe,ülkesinin geleceğini vicdanı ile hazırlayan, gözlerindeki coşku ile “Bir sevdadır öğretmen olmak”diyen birini görürseniz saygıyla selam durun önünde,çünkü Atatürk’ün baş eğmez bir neferidir O...
Fatin Murat SEFERBEYOĞLU
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------

                             ÇIKMAZ SOKAK
Oktay SİNANOĞLU’nu tanıyor musunuz? Atilla İLHAN, 24.05.2000 tarihli Cumhuriyet gazetesinde şöyle anlatıyor Oktay SİNANOĞLU’nu:
“ABD Bilim ve Sanat Akademisi’nin ilk ve tek Türk üyesi… İki kere Nobel adayı… Kim bu adam? Kim bu çetin Türkçe Öğretim savaşçısı? Onu niye hepimiz yeterince tanımıyoruz? Sinanoğlu, ABD nam ülkede çok genç yaşta profesör olmuş, bir harika çocuk; ülkesindeki “Amerikan Rüyası” nın yanlış yaygınlığından, Türkçenin itilip kakılarak, herhangi bir sömürgedeki “yerli dili” muamelesi görmesinden son derece rahatsız.”
İçimizde kaç kişi, Oktay SİNANOĞLU adını duydu? Kaçımız, Oktay SİNANOĞLU’nun bir makalesini olsun okudu? Hele o güzelim “Bye Bye Türkçe” kitabını kaçımız başucu kitabı yaptı? İnanıyorum ki, bu sorulara evet yanıtı verecek insanların sayısı bir elin parmaklarını geçmez!
SİNANOĞLU, kitabında “Türkçe giderse Türkiye gider” diyor ve gerekçelerini sıralıyor… Yıllardır ülkemizde uygulanan politikaların yanlışlığından söz eder dururuz… Ama bilmeyiz ki politika yanlış değildir, politika istenen amaca hizmet etmektedir. Peki nedir, istenen amaç? Emperyalizme, yalın ayak baş kabak isyan etmiş; bu savaşı kazanarak bağımsızlığını yakalamış bir ulusu, tekrar sömürgeye dönüştürmek, işte asıl amaç bu…
Silahla, savaşla, işgalle yok edemedikleri ulusu kültür işgali ile dönüştürmeye çalışmaktadır, egemen güçler…
Bir Dahi’nin peşinde şaha kalkmış bir ulusu, demir ağlarla örülmüş bir ülkeyi yok etmek için, önce yollar yaptılar, sonra demir yollarını ikinci plana atıp ürettikleri otomobilleri sattılar… Otomobil demek, para demekti; Otomobil demek petrol satışı demekti… Bunların yetmeyeceğini biliyorlardı… Üretim değil tüketim önemliydi onlar için ve insanlarımızı tüketmeye alıştırdılar… Kanlı çizmelerini Ege’nin mavi sularına gömdüğümüz emperyalizm, sinsice geldi ve bağdaş kurdu soframıza…
1980’li yıllarda bir adım daha ileri gittiler ve televizyonun sihirli dünyasından gülümsediler bize… Onlar gibi konuşmaya başladık… Onlar gibi giyinmeye can attık… Dallas, Flamingo Yolu, Yalan Rüzgarı gibi dizilere odaklandı halkımız… Ve yavaş yavaş sokaklarda onların dili ile yazılmış tabelalar çıktı karşımıza…
Kafe’ler, showroom’lar, plaza’lar girdi yaşamımıza… Sonra mı, on bin yıllık bir dili, işgal altında bıraktık… Artık “evet” demiyoruz, “okey” var çünkü… Artık “yarı yarıya” demiyoruz, fifti fifti” var çünkü…
Kendimizi bu işgal oyununa öylesine kaptırdık ki, Avrupa şarkı yarışmasında, Türkçenin kırlarında dolaşmıyoruz, onu da dünya dili “İngilizce” ye teslim ettik… “Düm tek tek” ne de güzel uydu değil mi “baby” ile!!!!
Bütün bunları acı ve şaşkınlık içinde izlerken Timur Selçuk’un bir şarkısı gelip dilime dolanıveriyor: nereye payidar, nereye/ çıkmaz bu yol bir yere…
İşte çıkmaz bir sokakta duvara doğru hızla giderken arabamız, Oktay SİNANOĞLU, ta Amerika’dan bağırıyor: “Türkçe giderse, Türkiye gider”
Çocuklarımıza “dünya dilini” öğreteceğiz diye kendi dilini bilmeyen, dilini bilmediği için değerlerinden uzaklaşan bir toplum yaratıyoruz farkında mısınız? Artık çocuklarımıza SBS de ÖSS de atasözleri ve deyimleri soruyorlar ve ne acıdır ki çocuklarımızın yüzde doksanı atasözleri ve deyimleri bilmiyorlar… Çocuklarımızın yüzde doksanı doğduğu, büyüdüğü yöreye ait bir türkü adı ya da bir mani söyleyemiyor; ama ne acıdır ki ilköğretim dördüncü sınıftan itibaren yani daha doğru dürüst kendi dilinin özelliklerini bilmeden “dünya dili”ni öğrenmeye zorlanıyorlar…
Uyan Türkiye, atı lan Üsküdar’ı geçiyor, tanklarla, toplarla gelmiyor artık düşman… Dilimizde, soframızda, sokağımızda, kentimizde bizimle birlikte dolaşıyor…
Fatin Murat Seferbeyoğlu
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------
                                  ANA AZAP BÜLTENİ
Her gün televizyonun karşısına geçiyor ve günün gelişmelerini öğrenmeye çalışıyoruz. Aslında günün gelişmelerini değil, özel televizyonlar ortaya çıktığından beri yaşadığımız kültür erozyonunun son durumunu görüyoruz ve ağlanacak halimize gülüyoruz arsızca…
Gelin, birlikte bir düşünelim, her akşam neler görüyoruz, neler duyuyoruz ana azap bültenlerinde…
Elinizdeki kumanda ile kanaldan kanala geçerken Kanal D Ana Haber Bültenine denk gelmişsinizdir mutlaka… Yıllardır insanların gönlünde yaptığı belgeseller ile taht kurmuş Mehmet Ali Birand karşınızdadır… Bir an gözünüzün önünden Demirkırat, 12 mart ve 12 Eylül Belgeselleri geçer… Aklınıza Can Dündar, Mithat Bereket gibi adlar gelir… Çünkü bunların hepsinde Mehmet Ali Birand’ın emeği vardır…
Ancak haber bülteninin başlamasıyla sinirleriniz gerilmeye, fildişi kulelerde yaşattığınız Mehmet Ali Birand adı yerle yeksan olmaya başlar… Neden mi?
Çünkü Mehmet Ali Birand, haber sunmayı, tiyatro ile karıştırmaktadır… Söylediklerinden çok yaptığı hareketlere, jest ve mimiklerine bakmaktan yorulursunuz… Kimi zaman da duygularını dışa vurmaktan kaçınmaz, bakarsınız haberin ortasında Mehmet Ali Birand’dan bir kahkahadır kopmuş geliyor…
Sonra sokakların sesini dinlemek üzere Fatih Portakal’la bağlantı kurar Birand… O da nesi? Birand’ın abartılı jest ve mimiklerine rahmet okutacak kadar tiyatrocu bir muhabir vardır karşınızda… Kendisini tiyatroya öylesine kaptırmıştır ki, tankların gidişini kamera ile göstermekle yetinmeyip bir de tankların yanı sıra koşmaktadır… Koşarken de bir yandan “işte görüyorsunuz, tanklar sınıra doğru gidiyor” diye haykırmaktadır…
Bazen öyle bir duruma gelirsiniz ki, Yılmaz Erdoğan’ın sahneye çıkacağını ve “çok güzel hareketler diyenler” diye soracağını sanırsınız…
Bütün bunlara bir de muhabirlerin ağızlarını yayarak konuşmaları eklenince “Allah’ım neydi günahım” şarkısını söylemeye başlarsınız…
Bütün bunlar olurken, biri de çıkıp “ya kardeşim, yeter artık!” ana haber mi sunuyorsunuz, “ana azap mı çektiriyorsunuz?” demez… Tepkisiz, duyarsız insanlar topluluğu olarak bu komediye bir türlü dur demeyiz… Biz dur demedikçe de onlar bu garip gösterilerini zevkle yapmayı sürdürürler…
Bu ülkede, Sezen Aksu’nun “kıl oldum abi” leri ile başlayan, “hadi hazırım, yatağıma gel, yeter ki onursuz olmasın aşk”larla süren ve “seni ham yapar bu zilliler”le çıkışını sürdüren kültür erozyonu Mehmet Ali Birand ve muhabirlerinin “pandomim”leriyle doruğa ulaşmaktadır…
Ben bu ülkede yaşayan ve değiştirilmeye , dönüştürülmeye çalışılan bir toplumun bu zulme direnen bir üyesi olarak diyorum ki:
Mehmet Ali Birand, lütfen gönlümüzde taht kurduğun çalışmalarına dön!
Lütfen, bu ülkeye Fatih Portakal’lar değil Can Dündar, Mithat Bereket’ler armağan et!
Lütfen, ana haber bültenini “ana azap bülteni”ne çevirme!
Bu ülkenin kültürünü, değerlerini bilen ve bunlara sahip çıkan insanlar,
Lütfen, üzerinizdeki ölü toprağını atın, silkinin ve dilini bilen, haberciliği komedi ile karıştırmayan insanların yok olup gitmesine izin vermeyin!
Çok mu zor, uyan Türkiye, sesini yükselt artık!
Fatin Murat SEFERBEYOĞLU
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------
                                             BİR ŞAİR - BİR İNSAN
Yavuz Bülent Bakiler adını hiç duydunuz mu? Mutlaka duymuşsunuzdur. Öz Türkçe sözcüklere karşı açtığı savaşla gündeme gelir hep… Hiç unutmam TRT-2 de yaptığı bir programda “ölmek” sözcüğünün halk arasında tutulmadığını söylemiş ve eklemişti: “halkımız öldü demiyor, canı cennete uçtu diyor.” Zaten bu ülke ne çektiyse halk böyle istiyor diyenlerden çekmedi mi bugüne kadar… Daha halkı bilmeyenler, halkın yanında olmayanlar, ağızlarını açtılar mı “halk için” diyorlar, “halkımız böyle istiyor” diye ekliyorlar…
Orta Asya’daki dilini -yani Kök Türkçeyi- İslam motifleri içinde Arapça ve Farsça sözcüklere teslim edenler, bir dönem, Köktürkçeden günümüze kadar gelmiş sözcükleri bile “Ermeniceden alınmıştır” diye karalamadılar mı? Bunların başında da Yavuz Bülent Bakiler yok muydu? Yusuf Has Hacip, Kutadgubilig adlı eserinde: “yanut virdi ögdilmiş” der. Bu beyzadeler yanıt değil cevap Türkçedir diyerek kendi kültürlerine ne kadar yabancı olduklarını kanıtlamadılar mı?
Şimdi diyeceksiniz ki, “Bunları zaten biliyoruz. Neden durup dururken Yavuz Bülent Bakiler adını ortaya atıyorsun?”
Bunları bildiğiniz konusunda haklısınız; ama bu adı durup dururken ortaya atmıyorum. Bakın Türkiye Gazetesindeki köşesinde Yavuz Bülent Bakiler ne diyor:
“Nazım Hikmet, alçak ve müptezel bir adamdı… Karısını başka erkeklerle paylaşırdı… Bu adama nasıl itibar verilir?”
Evet, yanlış yazmadım ve siz de yanlış okumuyorsunuz, “Türk Dilinin En Büyük Şairi” olarak bilinen Nazım Hikmet için böyle fetva veriyor(!) Yavuz Bülent Bakiler…
Bu satırlara ne denir, nasıl yorumlanır ve bu satırların yazarına ne gözle bakılır bilemiyorum… Bildiğim tek şey, dilin bütün sözcükleri kıt gelir bu satırları ve yazarını yorumlamakta(!)…
Nazım Hikmet, Türkçeyi çok iyi kullandığı için mi alçaktır?
Nazım Hikmet, bir Türkiye sevdalısı olduğu için mi müptezeldir?

Dinle ey tezgahında küfürden, iftiradan başka bir şey taşımayan adam!
Nazım Hikmet’e söz söyleyebilmen için en az onun kadar bu dili iyi kullanabilmen gerekir…
Nazım Hikmet’i alçak olarak niteleyebilmen için en az onun kadar bu ülkeyi ve bu insanları sevmen gerekir…
Nazım Hikmet’e karısını başka erkeklerle paylaşırdı diyebilmen için en az onun kadar sevdayı ve dostluğu bilmen gerekir…

Dinle ey Arapça ve Farsçayı Türkçeden üstün tutan ve Orta Asya kültürümüzü çöl bedevilerine teslim eden adam!
Bu ülkede dilini başka dillerin boyunduruğundan kurtarmaya çalışanlar oldukça, ülkemizi emperyalizmin çizmelerinden kurtarmak için kalemiyle, yüreğiyle savaşanlar oldukça meydan sana kalmayacaktır…

Dinle ey ulaşamadığı ciğere mundar diyen ve bunu yaparken de ülke sevgisini kılıf yapan büyük şair(!)
Nazım Hikmet’i anlayabilmek için kırk fırın dolaşman ve her şeyden önemlisi “ölülerin ardından kötü konuşmayınız.” diye buyuran bir dinin inanırı olarak hareket etmeyi öğrenmen gerekiyor. 1915 yılında Tevfik Fikret’in ölümünden sonra Mehmet Akif Ersoy’un Safahat’tan Tevfik Fikret ile ilgili şiirleri çıkarışını ve soranlara da “artık bana yanıt veremez ki” dediğini unutmaman gerekiyor.

Yavuz Bülent Bakiler, bu adı tanıyor musunuz? On olmasına dokuz daha gereken bir dil uzmanı(!) ve bir şair(!)… Başkalarına hakaret etmeyi, iftira atmayı sanat sayan bu insanlara verilebilecek en güzel yanıt nedir?
İnanın içimden geçenleri anlatmaya kıt geliyor dilimin sözcükleri…
Fatin Murat SEFERBEYOĞLU