B İ R E Y L Ü L M A N Z A R A S I
Kentin üzerine güneş doğuyordu… Caddeler hareketleniyor; kepenkler gürültüyle açılıyor; gecenin sessizliği yerini sokakların kalabalığına bırakıyordu… Kentin kenar mahallelerinden biriydi burası ve üç katlı bir binanın üçüncü katında Rahime Ana, elinde tespihi ile insanları izliyordu… Bir yandan tespih çekiyor bir yandan da dua ediyordu, dudakları kıpır kıpırdı… Hiç durmayan dudakları ile kendi kendine konuşuyormuş gibi görünüyordu. Üçgen biçiminde katladığı eşarbını başına geçirmiş, eşarbın uçlarını kulaklarının arkasından geçirerek ensesinde bağlamıştı, esmer teni, cehennem karası gözleri ve ağarmış kaşlarıyla sessiz bir çığlık gibi duruyordu…
Rahime Ana üç çocuklu dul bir kadındı. Eşini yitireli dokuz yıl olmuş ve dokuz yıldır çocuklarına hem analık hem babalık yapmış; onlara kol kanat germişti. Öyle ki Salih,Çetin ve Metin onun için çocukları olmaktan öte eşinin kutsal bir emanetiydiler ve emanete canı pahasına sahip çıkmaya çalışıyordu.
Bugünün , Rahime Ana için ayrı bir özelliği vardı. En büyük oğlu Salih bir buçuk yıl önce tutuklanmış, sorgusuz sualsiz cezaevi cezaevi dolaştırılmıştı. Bugün Salih bir buçuk yıl sonra ilk kez hakim karşısına çıkacaktı. Rahime Ana’nın bir buçuk yıllık umuda yolculuğu bugün sona eriyordu.Salih hakkındaki karar bugün açıklanacaktı.Ya cezaevi kapılarında dolaşmaya devam edecek ya da Salih’ini bağrına basıp evine getirecekti…
“Sana sığındım Allah’ım” diyordu “senden başka kimsem yok,Salih’imi hayırla halas eyle beni çar naçar bırakma” Her vakit namazında gözyaşları içinde dua ediyor , niçinini ve nasılını bir türlü anlayamadığı bu zulme son vermesi için Allah’a sığınıyor: “Beterin haznende kalsın Yarabbi,gazabından affına sığındım,zalimleri kahhar adına kahreyle” diyordu.
Evinin caddeye bakan balkonunda elinde tespihi ile yeni bir günü karşılayan Rahime Ana sokaktaki hareketliliği izlerken bir yandan da yaşadıklarını düşünüyordu.
Her şey Salih’in liseyi bitirip bir fabrikada iş bulmasıyla başlamıştı.Gündüzleri fabrikada çalışan Salih geceleri de eğitim enstitüsünde okuyordu. Memleket karışıktı, televizyonda her gün bombalı saldırılardan söz ediliyor,ölüm haberleri veriliyordu.Sabah evden çıkan kişinin akşama eve dönüp dönmeyeceği bilinmiyordu.Rahime Ana’nın yaralı yüreği çocukları için çarpıyor özellikle de Salih’teki gözle görülür değişikler Rahime Ana’yı çok huzursuz ediyordu. Salih değişmiş, eve geç gelmeye başlamıştı, kimi geceler eve bile gelmiyordu. Rahime Ana “niye gelmedin” diye sorduğunda ise “işim vardı” deyip geçiştiriyordu. Salih odasını kitaplarla doldurmuştu , sürekli okuyor;bir şeyler yazıyor;arkadaşları ile odasına kapanıp sabahlara kadar hararetli hararetli tartışıyordu…
Rahime Ana’nın yüreği tetikteydi… Salih’in hareketlerini beğenmiyor,ne yapmaya çalıştığını anlamıyor,Salih’i kaybetmekten onu bir kör kurşuna kurban vermekten korkuyordu. Fırsat bulduğunda Salih’i karşısına alıyor onunla konuşmaya çalışıyordu.Bir keresinde gece yarısı eve gelen Salih’e “Oğlum,Salih’im” demişti “ Sana neler oluyor?Ne yapmaya çalışıyorsun? Durumunu hiç beğenmiyorum.”
Rahime Ana’nın buğulanmış gözlerine bakarak:
“Sen tatlı canını üzme ana” demişti Salih “ben kötü bir şey yapar mıyım hiç?Yalnızca insanca bir yaşam için uğraşıyorum”
Rahime Ana bu sözlerden daha çok ürkmüştü.Bunca yıldır böyle gelmiş böyle gidiyordu ve bunu değiştirmeye güç yeter miydi?Yetse bile bunun bedeli ağır olmaz mıydı?
-Yapma oğlum, sen mi kurtaracaksın vatanı?
-Ben,sen hepimiz ana.
-Oğlum,Salih’im kolay mı belliyon bunu.Çiviye yumruk geçer mi sanıyon?
-Geçer ana geçer,yumrukları üst üste koyarsan çiviye yumruk geçer.Birine batar ikisine batar sonra yok olur gider.
-Peki çivi sana batarsa,ben ne yaparım oğlum,kardeşlerin ne yapar?
Salih karşısında yaşlı gözlerle duran annesine baktı ve onu rahatlatmak istercesine “Sen bunları düşünme ana,bana bir şey olmaz.” dedi.
Rahime Ana ne yaptıysa Salih’i yolundan çeviremedi. Salih mücadele demiş;insanca yaşam demiş , Rahime Ana’nın payına da her gün eli yüreğinde beklemek düşmüştü.
Oturduğu yerden kalktı , içeriye girdi , duvarda asılı olan eşinin yadigarı saate baktı :
-Altı buçuk olmuş…” dedi. Çocukları uyandırmalıydı. Kahvaltılarını yaptırmalı ve yollara düşmeliydiler. Çocukların yattığı odaya doğru yürüyüp kapıda durdu ve uzaktan çocuklara baktı. Nasıl da erken büyümüşlerdi? Altı üstü on yıllık ömürlerine ne çok şey sığdırmışlardı? Babalarının ölümünü , ağabeylerinin öldürülme korkusunu ve cezaevi kapılarını daha bu yaşta ezber etmişlerdi. Önce Çetin’in yanına gitti , saçlarını okşadı ve eğilip yanağını öptü:
“Kalk kuzum” dedi “kalk da ağabeyine gidelim.”Çetin hemen uyandı ve gözlerini annesine dikerek:
-Ağabeyim kurtulacak değil mi ana?” dedi.
-“İnşallah yavrum inşallah , Allah söyletiyordur inşallah” dedi Rahime Ana. Konuşmalarını duyan Metin de kalkmıştı. Böyle bir gün olmasa Rahime Ana’nın ilk seslenmesinde asla kalkmazlar , yorganı başlarına çekerek şımarıklık yaparlardı.
Biraz sonra sofrada birlikteydiler… Kimse konuşmuyor , herkes az sonra bir bilinmeze doğru başlayacak yolculuğun heyecanını taşıyordu… Çetin on beş , Metin ise on dört yaşındaydı , babalarını doğru dürüst anımsamıyorlar ve kendilerinden on yaş büyük Salih ağabeylerini “baba” yerine koyuyorlardı… Şu an tek istedikleri şey ağabeylerine kavuşmak ve bir buçuk yıllık özlemi dindirmekti…
Salih ağabeyinin getirdiği ve bir solukta okuyup bitirdiği ilk kitabı düşündü Metin :“Kuş Ne Yana Öter?”… Ne kadar da etkilenmişti bu kitaptan , ne kadar da sevmişti kitabın kahramanını… İnsanca bir yaşam diyordu kitaptaki kahraman tıpkı Salih ağabeyi gibi… Peki neden suçtu böyle demek? İşte bunu bir türlü anlayamıyordu…
Çetin Salih ağabeyinin dinlediği müzikleri düşünüyordu… Ne diyordu şarkıda: “Hoş geldin bebek / Yaşama sırası sende”… Bir başka şarkıda ise “ Büyük İnsanlık” diyordu “Sekizinde işe gider/yirmisinde evlenir/kırkında ölür.” Özellikle bu şarkıyı dinlerken babasını düşünürdü Çetin , daha gün görmeden elli yaşında kendilerini yapayalnız bırakıp ölen babasını… Peki ya bütün bunlar niçin suçtu? Niçin “yasak”tı?Niçin ağabeyini kendilerinden koparmışlardı?
“Haydi hazırlanın da çıkalım , yoksa geç kalacağız…” dedi Rahime Ana.
Çocuklar hazırlanırken Rahime Ana da sofrayı toparlıyor ama kendini geçmişten kurtaramıyor kör bir kuyuya düşmüşçesine çırpınıyordu…
Salih yine bildiği yolda yürüyor , çoğu zaman geceleri eve gelmiyordu. Geldiği zamanlarda ise mahallenin farklı görüşteki gençleri tarafından evleri taciz ediliyordu.Hele bu kente taşınmalarına neden olan o olayı anımsadıkça tepeden tırnağa ürperiyordu. Evlerinin kapısına kadar gelmişler ve silahlarını çekip Salih’i öldürmek istemişlerdi. Rahime Ana can havliyle Salih’i arkasına almış ve kahpe namluyla burun buruna gelmişti. Ne olduysa olmuş ve silah tutukluk yapmış ve ölümden kıl payı kurtulmuşlardı. İşte o gün baba ocağı bu kente taşınma kararı vermiş ve evini barkını terk etmişti. “Zalimin zulmü varsa mazlumun Allah’ı var” demiş , evini viran koyanları Allah’a havale etmişti. Çocukları yanında ve sağ olsundu da gerisi önemli değildi , nerde olsa yaşarlardı.
Baba ocağı bu kente geldikten sonra Salih’e yine bir fabrikada iş bulmuşlar;Metin ile Çetin’i evlerine en yakın okula kaydetmişler ve kısmen de olsa huzur bulmuşlardı. Üstelik tuttukları ev , Rahime Ana’nın kardeşlerine de yakındı. Canı sıkıldı mı soluğu kardeşlerinden birinde alıyordu.
Memlekette ise sular bir türlü durulmuyor , kardeşin kardeşe kini büyüdükçe büyüyordu. Salih burada da aynı davranışlarını sürdürdü. Eve geç geliyor , çoğu geceler evde arkadaşları ile toplanıyor sabaha kadar konuşuyor,konuşuyor,konuşuyordu… Burada bir de daktilo bulmuştu kendisine ve her gün saatlerce bir şeyler yazıyordu…Zulüm diyordu , kahrolsun diyordu , yaşasın işçiler diyordu… Rahime Ana bunları duydukça telaşa düşüyor , korkunun dayanılmaz sancısını içinde duyuyordu. Bir yandan da oğlunun söylediklerini düşünüyor kimi zaman ona hak veriyor kimi zaman da çok kızıyordu… Ama ne olursa olsun biliyordu ki oğlu asla kötü bir şey yapmaz , hele bir cana asla kıymazdı…. Günler birbirini kovalıyor , ölüm haberleri birbiri ardına geliyordu… Rahime Ana Salih’i işe gönderirken dualarla yolluyor ve onu Allah’a emanet ediyordu…
Her şey o eylül sabahı değişti… Artık mevsim sonbahardı ve yapraklar sararıp dökülüyordu… Rahime Ana sabah namazını kılmış , duasını bitirmiş ve televizyonu açmıştı.Televizyonda askerler vardı ve bildiriler okunuyordu.Ordu yönetime el koymuş ve hükümeti devirmişti.Rahime Ana’nın sevincine diyecek yoktu , artık kardeş kardeşi vurmayacak , anaların yüreği yanmayacak ve en önemlisi Salih’i için kaygılanmayacaktı… Üzerinden büyük bir yük kalkmış gibiydi , sevinçten ne yapacağını bilmiyordu… Ellerini açtı “Emrine Keremine şükür!” dedi. Doğruca çocukların odasına gitti. Onların saçlarını okşadı , yanaklarını öptü. Sonra Salih’in yanına gitti… Salih uyanıktı:
-Hayırdır ana!
-Sıkıyönetim geldi oğlum,hükümeti devirdiler çok şükür!
-Ne diyorsun ana , ne darbesi? dedi Salih ve telaşla yataktan fırlayıp televizyona koştu. Televizyonu açtığında Salih’in yüzünden bir sıkıntı bulutu geçti “Allah kahretsin!Biliyordum” dedi “bunun böyle olacağını tahmin ediyordum” ve bir süre televizyona boş gözlerle baktı , odada bir iki adım attı , ellerini beline koyup başını havaya kaldırdı “oooooooooof offff”dedi , sonra tekrar televizyona baktı ve sert bir hareketle televizyonu kapatıp balkona çıktı.Rahime Ana hiçbir şey anlamıyor,Salih’in bu hareketlerine bir anlam veremiyordu.Neden Salih bu habere sevinmemişti,neden kahrediyordu?Balkona gitti ve Salih’in arkasında durdu:
-Niye kızıyorsun oğlum,bak kavga bitti artık!
-Hiçbir şey bitmedi ana,hiçbir şey bitmedi.
-Neden oğlum,asker geldi,kimse kimseyi öldürmeyecek,zulüm diyordun bak artık kimse zulüm yapamaz.
-Hiçbir şeyin farkında değilsin güzel anam,zulüm bitmedi asıl zulüm şimdi başlıyor,bize bugünleri mumla aratacaklar”
-Dediklerinden bir şey anladıysam arap olayım , onlar asker yani bizim çocuklarımız niye zulüm yapsınlar,onlar da ana kuzusu değil mi yavrum?
-Görürsün ana,bu hayra alamet değil,bundan sonra güzel şeyler olmayacak!
Şimdi evinin balkonunda caddeyi izlerken Salih’in o gün söylediklerinde ne kadar haklı olduğunu görmenin acısı iliklerine kadar işliyordu. “Görüş bitti” diyen jandarmaların acımasızlığını; “Bu vatana anarşist mi yetiştirdiniz?” diye aşağılan subayları;Savcı’dan duyduğu yenmez yutulmaz sözleri anımsadıkça bir yağmur bulutu geliyor gözlerinin kenarına çöküyordu.Metin’in “Ana,hazırız” diyen sesiyle kendine geldi.Giyinmiş ve hazır halde kendisini bekleyen çocuklarına baktı : “Şu sabileri boynu bükük bırakma Allah’ım” diye mırıldandı ve çocukların saçlarını okşayarak:
-Tamam kuzum,haydi çıkalım,dedi.
Büyük bir kent değildi burası.Yürüyerek otogara gittiler.Otogar sıradan günlerinden birini daha yaşıyordu.Rahime Ana bu otogardan defalarca otobüse binmiş ve evine gitmişti.Ama şimdi evine değil , çocukları için terk ettiği kente üstelik oğlunu geri alabilme umuduyla gidiyordu.Çok beklemediler,otobüs yolcularını alıp hareket etti.Rahime Ana iki kişilik bir koltuğa iki oğlu ile oturdu.Yokluk böyleydi işte!Kısıtlı bir geliri vardı ve iyi hesap edip öyle harcamak zorundaydı.
Otobüs bir kentten bir kente ağır ağır yol alırken Rahime Ana da çocuklarıyla umudun izini sürüyordu.Bir buçuk yıldır umudun ardı sıra dolanmıştı.Emniyet koridorlarında,sıkıyönetim komutanlıklarında ve cezaevi kapılarında derdini anlatacak birilerini aramış,uğradığı haksızlığı kimseye anlatamamıştı. Rahime Ana’nın gözleri Metin ve Çetin’e takıldı..Çocuklar melul mahzun yolu izliyorlardı.Küçücük bedenlerindeki kocaman yürekleri ile neler düşünüyorlardı kim bilir?Ağabeylerini görebilmek uğruna okula bile gitmedikleri görüş günlerinde ne kadar da örselenmişlerdi.Çoğu geceler Metin’i yatağında ağlarken bulmuş ve bağrına basarak teselli etmeye çalışmıştı…Hele hele Salih’in bir gece yarısı evden alıp götürüldüğü gece sabaha kadar hiç uyumamışlar ve ağabeylerinin ardından göz yaşı dökmüşlerdi…Birden o geceyi tekrar yaşamaya başladı Rahime Ana…
Bir mayıs gecesiydi…Evdelerdi ve üç oğlu ile birlikte televizyon izliyorlardı.O gün dünya önemli bir olayla sarsılıyordu;radyo ve televizyon hep bu olayı veriyordu.Bir Türk,Papa’ya suikast girişimde bulunmuş , Papa yaralanırken suikastçı Türk de yakalanmıştı…Evde herkes pür dikkat televizyon izliyordu ki kapı çalındı.Gecenin ilerleyen bir saatiydi ve misafir gelmiş olamazdı.
-Hayırdır inşallah , dedi Rahime Ana.
Bu arada Salih telaşla yerinden kalkmış ve perdeyi aralayarak dışarıya bakmıştı.Dışarıda bir araç duruyordu ve üç kişi de evin kapısındaydılar.Öndeki adamın elinde telsiz vardı.Salih kendini topladı “Geldiler” dedi.Hemen Metin’i çağırdı.
-Şimdi aşağıya ineceksin,yavaş yavaş in,kapıyı otomatikle değil sen açacaksın,tamam mı?
-Tamam.
Metin aşağıya inerken Salih de telaşla odasına koştu.Rahime Ana ne olduğunu anlamaya çalışıyordu ve Salih’in peşinden gitti.Salih :
-Beni almaya geldiler ana,diyebildi.
-Niye?Ne yaptın ki oğlum
-Bir şey yapmadım ana,yalnızca susmadım,korkmadım.
-Şimdi ne olacak peki?
-Çok geç ana yapacak bir şey yok?
Salih bu arada yazdıklarını yok etmeye , daktilosunu saklamaya çalışyordu.
Bu arada Metin yavaş yavaş merdivenleri iniyordu.Bir sonbahar yaprağı gibiydi…Titriyor , ayakları bedenini taşımıyor , korkuluklardan güç almaya çalışıyordu…Neler olup bittiğini çözmeye çalışıyordu….Neden ağabeyi kapı otomatiğini kullandırmamış da kendisini üç kat aşağıya indirmişti.Kapıda kim vardı?Son basamaklara yaklaşırken korkuyla karışık:
-Kim o? dedi.
-Aç kızım , aç, diyen sesi duyunca sinirlendi.Kimdi bu be?Kim oluyordu da kendinse “kızım” diye sesleniyordu.Oysa Metin , korkudan sesinin nasıl da değiştiğinin , nasıl da titrediğinin farkında bile değildi.Kapıyı açtığında sivil giyimli üç kişi buldu karşısında…Gecenin ilerlemiş saatine rağmen takım elbiseli ve kravatlı olan öndeki adam:
-Salih YALÇIN’ın evi burası mı? dedi.
Metin yalnızca başını salladı.
-Sen Salih’in nesi oluyosun bakalım?
-Kardeşiyim.
Adam elini Metin’in omzuna koydu ve birlikte merdivenleri çıkmaya başladılar.
-Evde mi ağabeyin?
-Evde.
-Neden aşağıya kadar yürüdün otomatiğiniz yok mu sizin?
Metin bir an durakladı.Öyle ya , bunu hiç düşünmemişlerdi.Şimdi ne diyecekti.Mutlaka bir yalan bulmalıydı…
-Sana sordum delikanlı , otomatiğiniz yok mu sizin?
-Şeyyy , geçen gün bozulmuştu , ev sahibi de daha yaptırmadı.
Metin’in bocalayan hali adamların dikkatinden kaçmamıştı , gülerek birbirlerine baktılar.Arkadaki adamlardan biri:
-Belki de yeni bozulmuştur ha, dedi ve kahkahayı patlattı.
Rahime Ana Salih’in odası ile giriş kapısı arasında durmuş çaresizce olanı biteni anlamaya çalışıyordu.Askerler yönetime geleli dokuz ay olmuş , ölümler , bombalamalar ,kavgalar bıçakla kesilir gibi kesilmiş ama Rahime Ana’nın kaygıları son bulmamıştı.Çünkü bu kez de ülke çapında tutuklamalar başlamış , cezaevleri gençlerle dolup taşmıştı.Hele salih’in sürekli dinlediği bir radyo vardı ki -aslında Rahime Ana bu radyoyu dinlemesini hiç istemiyordu-bu radyoda sürekli tutuklanan gençler anlatılıyor , işkencelerden ve işkencede ölenlerden söz ediliyor , tutuklanan ve bir daha da haber alınamayan gençlerin adı okunuyordu. “Aman Yarabbi!” dedi kendi kendine.
“İyi geceler” diyen bir sesle irkildi. Dönüp baktı , ikisi arkada biri önde üç kişi vardı kapıda ve öndeki adam elini Metin’in omzuna atmıştı.
-Biz polisiz ana,Salih evde mi?
Bu arada Salih odasından çıkarak kapıya doğru geldi:
-Buyrun ne istiyorsunuz?
-Salih YALÇIN sen misin?
-Benim.
-Bizimle emniyete kadar geleceksin haydi hazırlan.
-Niye ki?
-Orasını emniyette öğrenirsin.
Bu arada arkadaki polisler de odalara dağılmışlar her yeri didik didik arıyorlardı.Yatakları kaldırıp odanın ortasına atıyorlar , kitapları karıştırıyorlar , üzerinde yazı olan ne varsa hepsini göz ucuyla tarıyorlardı.Rahime Ana’nın her gün özenle düzenlediği eşyalar hoyratça dağıtılıyor ve Metin ile Çetin olanları büyük bir şaşkınlıkla izliyorlardı.
Rahime Ana yanında duran eli telsizli polise:
-Salih’i ne zaman bırakacaksınız ,dedi.
-Yarın sabah her şey belli olur , dedi polis gözlerini kaçırarak.Rahime Ana Salih’in yanına gitti.Salih üzerini değiştirmişti.
-Ne yapacağız oğlum?
-Korkma ana , bir şey yapmadım ben.
-Ah be kuzum , dinlemedin ki beni.Bu yol yol değil demiştim,çiviye yumruk geçmez demiştim.
Salih , Rahime Ana’nın yüzünü elleri arasına alarak alnını öptü:
-Bırak şimdi bunları , beni merak etme , siz kendinize iyi bakın , dedi.Rahime Ana ağlıyordu.Arkadan polisin sesi duyuldu:
-Yarım saattir hazırlanamadın , uzatma artık , sabaha kadar seni mi bekleyeceğiz?
Salih karşılık vermedi , yürüdü ve polislerin arasında çıkıp gitti.Polisler giderken Salih’in birkaç kitabını , yazdığı yazıları ve saklamayı başaramadığı daktilosunu da aldılar.
Rahime Ana balkondan Salih’in arabaya bindirilişini ve arabanın evin önünden uzaklaşmasını izledi. Metin ve Çetin de yanındaydılar. Uzun süre hiç konuşmadan öylece bakakaldılar.
O gece hiç uyumadılar , Metin annesine hep sorular sordu… Ağabeyinin bir suçu yoktu ki , neden onu götürmüşlerdi?Ağabeyi adam mı öldürmüştü? Hayır….Hırsızlık mı yapmıştı?Hayır… O zaman niye götürmüşlerdi onu? Ağabeyleri olmadan ne yapacaklardı? Metin soru sağanağına tuttukça Rahime Ana bunalıyor , ne yapacağını , ne yanıt vereceğini bilemiyor ve çaresiz kalıp başlıyordu ağlamaya…
Çetin ise hiç konuşmuyordu…İçinde alevlerin oynaştığı bir volkana benziyordu… Hani ha desen patlayacak etrafında ne varsa yakıp yıkacak gibiydi…Bir ara Rahime Ana’nın gözleri Çetin’e takıldı… Duygularını hiç belli etmeyen bir çocuktu…İçinde ne fırtınalar kopuyor , neler düşünüyordu kim bilir?Bir ara nasıl olduysa gözlerinden bir iki damla yaş düştü ve Salih’i götüren polislere kallavi bir küfür savurdu… Rahime Ana , çocuklarının küfretmesine izin vermez ve çok kızardı ama bu gece bir isyan gibi Çetin’in dudaklarından dökülen bu küfre hiç ses çıkarmadı…
Acaba Salih’i nereye götürmüşlerdi , Salih şimdi ne yapıyordu? “Senin tırnağına değen taş , benim ciğerime değer” dediği oğlu , Salih’i şimdi bilinmeyen bir yerde bilinmez bir durumdaydı…Birden Salih’in sürekli dinlediği radyodaki konuşmaları anımsadı…Ne diyordu radyoda?İşkence diyordu?İşkenceciler diyordu?Tepeden tırnağa ürperdi.. “Aman Yarabbi” dedi kendi kendine , “gazabından affına sığındım , oğlumun emaneti sana Allah’ım!”
Rahime Ana , sabah ezanı okunurken kalktı… Bir şeyler yapmalıydı? Önce çocukları okula göndermeli , sonra da kardeşlerine gidip yardım istemeliydi… Abdest alıp namaza durdu. Tüm benliği ile kendini ibadete verip oğlu için gözyaşları içinde dua etti…
Otobüs sabah güneşi altında ağır ağır ilerlerken Rahime Ana , “ücretler bozuk olsun” diye bağıran muavinin sesiyle kendine geldi…Elini çantasına attı , cüzdanından çıkardığı parayı muavine uzattı:
-iki kişi Adana.
-Nerde ineceksiniz ana!
-Marsa’da yavrum.
Paranın üstünü aldıktan sonra yola baktı…Kırk yıldır gidip geldiği bu yol amma da uzamıştı…Şoför de amma yavaş kullanıyordu otobüsü…Şu an şu saatte , bir kuş olup uçmak , Salih’i kanatları arasına alıp evine dönmek istiyordu…Ama bırak Salih’e dokunmayı bir buçuk yıldır doğru düzgün görememişti bile… “Yasak”tı çünkü…Paşalar böyle istemişlerdi… Ne de çok şey istiyordu bu Paşalar… Oysa onları ilk kez televizyonda gördüğü ne kadar sevinmiş ve onlara ne kadar da dua etmişti… Nereden bilebilirdi , Paşaların bu kadar acımasız olabileceğini?Bir tel örgünün arkasında , Salih’in yüzünü bile seçemediği daracık bir pencerede özlemini dindirmeye çalışırken ne kadar da insafsız çalıyorlardı düdükleri ve nasıl da “Görüş bittiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii!” diye bağırıyorlardı…Böyle emreylemişti çünkü Paşalar… Kendini düşüncelerden bir türlü kurtaramıyor , bir buçuk yıldır yaşadığı acıları santim santim tekrar yaşıyordu…
Sabah kardeşiyle geldiği emniyetin önünde kendileri gibi yakını tutklanmış ve onlardan bir haber almak için bekleyen onlarca insan buldular karşılarında:Polisler kapıda güvenlik önlemlerini arttırmıştı ve deyim yerindeyse kuş uçurtmuyorlardı…Rahime Ana kalabalığı yararak kapıda duran Polise doğru yaklaştı:
-Dün gece oğlumu evden aldılar , acep bir haber alabilir miyim?dedi korkuyla karışık…
-Bak bakalım şu kalabalığa…Niye toplandılar dersin?Hepsini aynı şeyi soruyor…Ben burada tek kişiyim , hepinize ayrı ayrı dert mi anlatacam?Bir şey öğrenemezsiniz , evinize gidin bekleyin,dedi.Ama bunu söylerken nasırına basmışlarcasına bağırıyordu…
-Ben anayım yavrum,nasıl evime giderim oğlumdan haber almadan?
-Ne yapayım anaysan , anaymış!Analığını çocuğun anarşist olurken düşünseydin Kadın!
Rahime Ana , tonlarca yükün altına girmiş gibiydi… Başı dönüyor , dizleri titriyordu…Kendini toparlamaya çalıştı ve buğulanmış gözleriyle Polis’e bakarak:
-Haklısın , dedi , annen seni yetiştirirken böyle olacağını bilir miydi acep?
Polis bu hiç beklemediği yanıt karşısında kendinden geçti…Avaz avaz bağırıyordu:
-Bak kadın , diyordu , yaşına hürmet etmesem var ya ben sana yapacağımı bilirdim ama , dua et yaşın var!
-Ölmüş eşek kurttan korkar mı bre yavrum , Allah’a bir can borcumuz var , onu da ne zaman olsa vereceğiz.
-Bak ya!Hala konuşuyor ya!Uzaklaş diyorum sana!Asabımı bozma benim.
-Rahime Ana , arkasını dönüp giderken: “sen de ana kuzusu değil misin yavrum” diyebildi yalnızca…
Polis hala bağırıyor , ama Rahime Ana , ona ağzının payını vermiş olmanın mutluluğuyla dönüp bakmıyordu bile…
Salih’ten günlerce haber alamadılar…Her gün bir umutla Emniyet’in önüne gitti Rahime Ana…Akşama kadar bekledi , bekledi , bekledi…Bir sabah Emniyet’in önüne geldiğinde , bütün tutukların Mersin’e gönderildiğini öğrendi… Rahime Ana için umuda yolculukta yeni bir sayfa açılıyordu…Hiç beklemeden Mersin’e gitti…Emniyete varana kadar duaları eksik etmedi dilinden…Mersin Emniyeti’ne geldiğinde kapıdaki Polis’e biraz da korkarak yanaştı:
-Oğlum , dedi Tarsus’tan geliyorum.Oğlumu tutuklamışlardı ve bugün buraya gönderildiklerini söylediler.Nereden haber alabilirim acep?
-Burada değiller ana , dedi polis , hepsi kapalı spor salonundalar.Oraya koydular bütün tutukluları.Ama boş yere gitme , göstermezler.
Rahime Ana için attığı her adım bir umuttu…Polis’in uyarısına rağmen soluğu spor salonunda aldı…Kapıda askerler ve polisler birlikte nöbet tutuyorlardı.Kapıdaki askerlere derdini anlattı ama bir sonuç alamadı…Oğlunu göstermiyorlardı…
-En azından burada olup olmadığını öğrensem yavrum,sen de bir ana kuzusu değil misin?Kırma bu yaşlı anneni…
Asker yumuşamıştı:
-Oğlunun adını söyle ve kenarda bekle ana.
Rahime Ana kenara çekildi…Asker spor salonunun içine girdi…Dakikalar bir yıl gibi geliyordu Rahime Ana’ya…Biraz sonra asker kapıda göründü:
-Oğlun içerde ana
-İyi mi oğlum?
-İyi ana iyi.Haydi şimdi git buradan,yoksa başımı yakacaksın.
Rahime Ana sevinçten uçuyordu.Günler sonra ilk kez Salih’ten haber almış ve iyi olduğunu öğrenmişti…Hemen eve gitmeli , çocuklara bu haberi vermeliydi…Buruk da olsa sevinç içinde eve döndü…
Tarsus Emniyeti ve Mersin Kapalı Spor Salonu macerası tam üç ay sürdü.Üç ay boyunca Rahime Ana Tarsus Emniyeti ile evi arasında , daha sonra da Tarsus ile Mersin arasında mekik dokudu… Üç ay boyunca oğlunu göremedi… Üç ay sonra bir sabah Kapalı spor salonunun önüne geldiğinde bütün tutukluların Mersin’in Erdemli İlçesindeki cezaevine gönderildiğini öğrendi…Oğlunu göremiyor… Oğlunu göremediği gibi mesafede gün geçtikçe uzuyordu… Hiç beklemeden Erdemli’nin yolunu tuttu… Sora sora cezaevini buldu… Cezaevi kentin üç kilometre dışında bir tepedeydi… Çok uzaktan bile cezaevini acımasızca yükselen duvarları görülebiliyordu… Cezaevi kapısına geldiğinde kapıda, iki asker ve bir astsubay’ın bulunduğu danışma kulübesine doğru yöneldi… Kapıda bekleyen askere:
-Yavrum , dedi , Tarsus’tan geliyorum.Oğlumu buraya göndermişler.Burada olup olmadığını öğrenmek istiyorum.
Asker içerideki astsubayı göstererek:
-Komutanla bir görüş teyze , dedi.
Rahime Ana danışmadan içeriye girdi ve pencere kenarındaki masaya küçük dağları yaratmışların edasıyla kurulmuş astsubayın yanına giderek:
-Oğlum , diye söz başlamıştı ki:
-Oğlum yok , oğlum yok! Komutanım diyeceksin Hanım!
Rahime Ana bu davranışlara alışmıştı artık… Her şey oğlum için diye düşündü… Köprüyü geçene kadar sana da dayı diyelim bakalım dedi kendi kendine…
-Peki Komutanım! Tarsus’tan geliyorum. Oğlum Mersin’de tutukluydu.Bugün buraya gönderildiklerini öğrendim.Oğlumu görebilir miyim acep? dedi.
Astsubay , Rahime Ana’yı iyice bir süzdükten sonra:
-İşimiz gücümüz yok da her gelene dert mi anlatacağız , görüş günü on beş günde bir Salı günleri…Başka bir şey öğrenemezsin , dedi ve başını tekrar pencereden dışarıya çevirdi.
Günlerden çarşambaydı ve aylardır göremediği oğlunu görebilmek için iki hafta daha beklemesi gerekiyordu… Rahime Ana , başının döndüğünü , nefesinin kesildiğini hissetti…Sendeledi ama kendini çabucak toparladı:
-Komutanım , dedi , Üç aydır yüzünü görmedim oğlumun ve taaaa Tarsus’tan geldim , ne olur bir izin versen…
Dağdan taştan ses geldi ama Astsubay’dan ses gelmedi… Oralı bile olmuyordu…Rahime Ana devam etti:
-Ben bir anayım , zaten yüreğim yanmış , Allah’ını seversen bir iyilik yap Komutanım…
Astsubay bir anda yerinden fırladı masaya yumruğunu vurdu:
-Yeter be , dır dır edip durma karşımda… Memlekete anarşist yetiştiriyorsunuz , sonra da gelip aman diliyorsunuz , çık dışarı uzatma artık! diye bağırdı.
-Allah’tan kork Komutanım , sen de bir ana kuzusu değil misin? Hangi ana ister çocuğunu cezaevinde görmeyi… Ben oğlumu görmek istiyorum , kimseden aman dilediğim yok benim , yalnız Allah’a sığınır ondan aman dilerim ben dedi Rahime Ana…
-İyi öyleyse git Allah’ına yalvar da göstersin sana oğlunu , dedi ve :
-Asker! diye bağırdı , çıkar şu kadını buradan.
Rahime Ana önde asker arkada kapıdan çıktılar… Asker , Rahime Ana’ya doğru eğilerek usulca:
-Savcı’ya git ana Savcı’dan izin kağıdı getirirsen oğlunu görebilirsin , dedi ve Rahime Ana’nın konuşmasına fırsat vermeden arkasını dönüp gitti… Beklemediği bu yardım sayesinde Rahime Ana için yeni bir umut doğmuştu…Şimdi yapılacak şey kente dönmek ve Savcı’yla görüşmekti…Cezaevinden kente dolmuş çalışmıyordu ve üç kilometreyi yürüyerek gelmişti… Şimdi de yürüyerek dönmek zorundaydı…Salih’ini bir kez olsun görebilmek için kilometrelerce yürümeye razıydı… Acaba Salih nasıldı?Bir şeye ihtiyacı var mıydı?Öylesine özlemişti ki onu özlemini dindirmek için elbiselerini koklamıştı hep…Bütün yorgunluğunu unutarak üç kilometreyi bir solukta yürüdü ve adliye binasından içeri girdi… Cezaevinden sorumlu Savcı’nın odasını sordu… Odaya girdi… Savcı uzun boylu , esmer , çatık kaşlıydı. Gözlüğünü burnuna düşürmüş , önündeki kağıtları kağıtları okuyor , bazen da elindeki kalemle okuduklarının altını çiziyordu… Savcı başını kaldırdı Rahime Ana’ya baktı ve tekrar önündeki kağıtları okumaya devam etti… Savcı , Rahime ana’yla hiç ilgilenmiyordu… Rahime Ana bekliyordu… Acaba izin verecek miydi? Acaba oğlunu aylar sonra bugün görebilecek miydi? Ne kadar zaman geçti bilmiyordu… Savcı hala onunla ilgilenmiyordu… Sanki onu böyle ayakta bekletmekten zevk alıyor gibiydi… Nihayet başını kaldırdı , gözlüğünü çıkarıp masaya bıraktı ve sertçe:
-Ne istiyorsun Hanım? dedi.
-Ben , dedi dudakları titreyerek , Tarsus’tan geldim , oğlum üç aydır tutuklu ve oğlumu üç aydır hiç görmedim.Bugün Mersin’den buraya gönderildiğini öğrendim ama görüş günü değilmiş , eğer izin verirseniz oğlumu görmek istiyorum.
-Suçu ne oğlunun? Cinayet mi? Hırsızlık mı?
-Yok Allah göstermesin,oğlum katil de değil hırsız da…
-Siyasi suçlu öyleyse?
-Evet.
-Allah göstermesin katil değil diyorsun , ama siyasi suçlu olunca Allah göstermesin demiyorsun. Demek oğluna bu işlere bulaşma diye telkinlerde bulunmadın öyle mi Hanım!
-Ben anayım Savcı Bey, hangi ana oğlunu cezaevinde görmek ister. Bir iştir geldi başımıza…
-Siyasi suçluların görüşü on beş günde bir Salı günleri ve benim siyasi suçluların yakınlarına verilecek iznim yok!
-Yapma Sacı Bey , ne olur 10 dakika olsun yüzünü göreyim oğlumun…
-İzin yok Hanım , dedi Savcı sertçe , bunları oğlun hainlik yaparken düşünecektin.
-Hainlik mi dedi Rahime Ana , benim oğlum haram süt emmedi ki hainlik yapsın…
-Çık dışarı Hanım , biraz daha konuşursan seni de oğlunun yanına gönderirim…
-Oğlumun yanına gitmek mesele değil de , sonra tutar bana da hain dersiniz bunu kaldıramam işte…Sen de bir ana kuzusu değil misin Savcı Bey? Annen insanlara hele ki yaşlılara hakaret et diye mi okuttu seni?
-Bak nasıl da damarıma basıyor ,çık dışarı diyorum sana , çık dışarı , çııkkkkkkkkk!
Savcının bağırtısına odaya gelenler Rahime Ana’yı dışarı çıkardılar…
Adliye binasının önündeydi ve oğlunu görme iznini alamamıştı… Ne istiyordu bu insanlar?… Niye böyle zulmediyorlardı?…Katillere , hırsızlara bile hoş görü ile bakarken oğluna niye bu kadar acımasızdılar? Gözyaşları yanaklarından ılık ılık süzülürken ellerini açıp başını gökyüzüne kaldırdı:
-Sen , zalimleri Kahhar isminle kahreyle! dedi.
Yapacak bir şey yoktu ve on beş gün sonra gelmek üzere çaresiz evine döndü… Çetin ve Metin ile görüş gününü iple çektiler…Sayılı gün zor da olsa çabuk geçti ve görüş günü geldi çattı…
O gün sabah erkenden yollara düşmüşlerdi. Çetin ile Metin de okula gitmemişler ve anneleriyle gelmişlerdi.
Önce Mersin’e oradan da başka bir otobüsle Erdemli’ye gelmişler ve üç kilometre yürüyerek cezaevine ulaşmışlardı… Cezaevinin önü ana-baba günbüydü… Salih’in adını nizamiyedeki görevliye yazdırıp ellerindeki çantaları da askerlere teslim ettiler… Askerler çantayı açıp içindeki her şeyi didik didik aradıktan sonra bir başka görevliye verip içeriye gönderdiler… Bir süre adlarının okunmasını beklediler;nihayet adları okundu ve içeriye alındılar… Uzunlamasına bir koridorda sıra sıra daracık kabinler vardı ve kendilerine söylenen üç numaralı kabine gittiler… Hiçbir şey görünmüyordu karşı taraftan… Rahime Ana “Salih” diye seslendi ve aylar sonra ilk kez Salih’in sesini duydular:
-Buradayım ana!Hoş geldiniz… Nasılsınız?Çetin! Metin! Ne haber aslanlar!İyisiniz değil mi?Anamı üzmüyorsunuz değil mi?Bakın , anamı üzerseniz külahları değişiriz ha?
Salih durmadan konuşuyor , özlemini sanki sözcüklerle dindirmeye çalışıyordu…. Çocuklarda coşmuşlardı , ağabeylerine bir şeyler anlatıyorlar , onu özlediklerini söylüyorlardı… Rahime Ana yüzünü göremediği ancak karartısını seçebildiğini oğlunu aylar sonra sağ salim bulmuş olmaktan çok mutluydu ve gözyaşları söz dinlemez bir çocuk gibi yanaklarından aşağıya süzülüyordu…Ancak bu tablo o kadar kısa sürdü ki… Birden kulakları sağır eden bir düdük sesi ve arkasından askerlerin “Görüş bittiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii!” diye haykırışları geldi…
O günden sonra Rahime Ana her on beş günde bir yaklaşık yüz kilometrelik yolculuğun ardından üç kilometre de yürüyerek oğlunu ziyarete geldi ve oğluna yemek , giyecek taşıdı…
Otobüs Adana’ya girmişti ve inecekleri durağa yaklaşıyordu.Hazırlandılar ve arka kapıya doğru yürümeye başladılar…Otobüs Marsa durağında durdu…Otobüsten indiler…Salih’in yargılanacağı Kışla binası karşılarında duruyordu…Nizamiye’ye geldiklerinde bir asker içeriye herkesin giremeyeceğini , her tutuklunun birinci derece yakınlarından ancak birinin girebileceğini anlatıyordu kapıda bekleyenlere…
Bir kişi içeriye girebiliyordu…Çocuklar ne olacaktı?Yapacak bir şey yoktu , içeriye girecek ve çocukları dışarıda bırakacaktı… Çocukları kışlanın karşısında bir ağacın altına bıraktı ve bir yere ayrılmadan kendisini beklemelerini söyledi.
Mahkeme salonuna gireceklerin kimlikleri alınıp kendilerine dinleyici kartı verildi ve askerlerin arasında tek sıra halinde binaya götürülüp salona alındılar.Salona girdiklerinde tutukluların içeride olduğunu gördüler…Askerler tutuklular ile dinleyiciler arasında iki sıra barikat oluşturmuşlardı ve salonda çıt çıkmıyordu…Rahime Ana Salih’ini arıyordu… Onu gördüğünde gözlerine inanamadı…Bir buçuk yıl sonra oğlunu ilk kez bu kadar yakından ve bu kadar aydınlık bir ortamda görüyordu… Salih kamburlaşmış , saçları dökülmüş ve yüzüne yaşadıklarının izleri gelip yerleşmişti… Rahime Ana ağlamak , bağıra çağıra isyan etmek istiyor ama elinden hiçbir şey gelmiyordu…Çünkü burası kışaydı ve her şey “yasak” tı….
Mahkeme Heyeti içeriye girdiğinde herkes ayağa kalktı ve heyet oturana kadar beklediler…Önce tutukluların kimlik tespitleri yapıldı…Sonra Savcı iddianamesini okudu…
‘Bir sosyal sınıfın , diğer sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü kurmak;bu amaçla örgüt kurmak ve örgüte üye olmak’ diyordu Savcı…
Sonra tutuklu avukatları konuştu… ‘Müvekkillerimiz düşünce suçlusudur,silahlı eylemleri söz konusu değildir” dediler.
Ve beklenen an geldi Askeri Hakim “Karar!” dedi , herkes ayağa kalktı.
Salonda Askeri Hakim’in tok ve gür sesinden başka bir şey duyulmuyordu. Hakim başını kaldırmadan kararı okuyor , sanıklar ve salona girmesine izin verilen dinleyiciler büyük bir sessizlik içinde onu dinliyorlardı… Rahime Ana , gözlerini Salih’e dikmiş , kulağını Hakim’e vermişti… Bildiği bütün duaları peş peşe sıralıyor , dua bittikten sonra Hakim’e doğru üflüyordu…Ömrünün en zor , en uzun dakikalarını yaşıyordu… Karşısında duran ve başını kaldırmadan kararı okuyan bu adamın dudakları arasındaydı oğlunun ve kendilerinin geleceği… “Sana sığındım Allah’ım” diyordu içinden “Hakimin kalbine meserret ihsan eyle , Sevgili Habib’in yüzü suyu hürmetine , oğlumu hayırla halas eyle.” Bir an Salih’le göz göze geldiler… Oğlu bir iki metre uzağında , hani uzansa dokunabileceği mesafedeydi ama dokunamıyor , bağrına basamıyordu…
Hakim durdu , salondakilere baktı , eğildi , yanındakilere bir şeyler söyledi ve önündeki kağıtları düzeltip “Delil yetersizliğinden tahliyesine karar verilenler” dedi gür sesiyle…Rahime Ana’nın heyecanı doruk noktasındaydı… Hakim isimleri okuyor ama bir türlü Salih’in adını söylemiyordu.Liste uzadıkça umudu da tükenmeye başlamıştı ki Salih arkasını döndü ve “olmadı” dercesine umutsuzca başını salladı…İşte bu an Rahime Ana için çaresizliğin doruk noktasıydı… “Çilemiz bitmemiş , ne yapalım” dedi kendi kendine… Tam her şey bitti derken “Salih YALÇIN” dedi Hakim… Acaba yanlış mı duymuştu , duyduğuna inanmak istercesine Salih’e baktı…Salih gülümseyerek ona bakıyor ve sanki “Bitti ana bitti, her şey , bütün acılar bitti artık” diyordu… “Emrine , keremine şükür” dedi Rahime Ana…
Hakim daha sonra tutukluluk hallerinin devamına karar verilenleri okudu ve ayağa kalktı salona sert bir bakış attıktan sonra arkasını döndü ve yanındakilerle salondan çıktı. Bu arada askerler hemen tutukluları kelepçelemeye başladılar… Bir astsubay avazı çıktığı kadar bağırıyordu:
-Kimse taşkınlık yapmayacak! Kimse konuşmayacak! Herkes sessizce salonu terk edecek! Kurallara uymayanlar cezalandırılacak!
Rahime Ana , kendini yırtarcasına bağıran astsubay’a nefretle acıma duygusu arasında baktı ve yalnızca:
-Sen de bir ana kuzusu değil misin yavrum , diyebildi…
Salondan çıkarılıp nizamiye’ye doğru yürürlerken yakınları tahliye edilenlerin sevinci ile tutuklu kalanların hüznü birbirine karışmıştı… Herkes bir saatli bomba gibiydi ama duygularını saklamak zorundaydılar… Çünkü burada emir demiri kesiyordu ve ses çıkarmak “yasak”tı…
Rahime Ana nizamiye’de dinleyici kartını verip kimliğini aldıktan sonra , Çetin ile Metin’e baktı… Salona girmelerine izin verilmemiş ve Kışla’nın karşısında bir köşeye oturmuşlardı… Annelerini görür görmez kalktılar ve koşmaya başladılar… Metin:
-Ne oldu ana, ağabeyim çıkıyor mu? dedi.
Rahime Ana , çocuklarına sarılıp “çok şükür kuzularım , çok şükür kurtuldu Salih” dedi ve ağlamaya başladı…Yanaklarından ılık ılık akan gözyaşlarına hakim olmaya çalışmıyor , kurtuluşun verdiği mutluluğu dolu dolu yaşıyordu.Nasıl olsa burası Kışla’nın içi değildi ve ‘Paşalar’ ağlamaya da yasak koyamazlardı…
Fatin Murat SEFERBEYOĞLU
Ve sen daha demincek, yıllar da geçse demincek; bıçkılanmış dal gibi ayrı düştüğüm ÖMRÜMÜN SEBEBİ; USTAM; SEVGİLİM...
YÜREĞİMDE GİZLEDİĞİM
YÜREĞİMDE GİZLEDİĞİM (Fatin Murat SEFERBEYOĞLU'nun şiir kitabı...)
Kendi olmak, kendini yazmak... Üstelik kendi şiirini yazmak... Kendini yazarken yaşadığın toplumun bireyi olduğunun ayrımında olarak, toplumsal sorumluluğu üstlenerek yazmak... Fatin Murat SEFERBEYOĞLU bu bilinçle üretiyor şiirlerini. O, kendinden yola çıkarak bireyi olduğu toplumu, toplumun bireylerinden kendi bilincine yansıyanlarını yazıyor; yalın bir dille kolaycılığa kaçmadan... Bağlandığı damarın sorumluluğunu taşıyarak... Yüreğimde Gizlediğim'i okurken kendinizi, yüreğinizi bulacak; duyarlı bir yürekle bütünleşeceksiniz.
Kendi olmak, kendini yazmak... Üstelik kendi şiirini yazmak... Kendini yazarken yaşadığın toplumun bireyi olduğunun ayrımında olarak, toplumsal sorumluluğu üstlenerek yazmak... Fatin Murat SEFERBEYOĞLU bu bilinçle üretiyor şiirlerini. O, kendinden yola çıkarak bireyi olduğu toplumu, toplumun bireylerinden kendi bilincine yansıyanlarını yazıyor; yalın bir dille kolaycılığa kaçmadan... Bağlandığı damarın sorumluluğunu taşıyarak... Yüreğimde Gizlediğim'i okurken kendinizi, yüreğinizi bulacak; duyarlı bir yürekle bütünleşeceksiniz.