H Ü Z Ü N R E N G İ
-“Yaşar Usta’nın evi burası mı? ”
Makbule Hanım, karşısında duran bu iki genci tanımıyordu… Kendisine eşini soran bu gençlere bakarken kafasında sorular dolanıyordu… Acaba niye soruyorlardı Yaşar Usta’yı? Acaba ne istiyorlardı ondan? Karşısında duran gençlere baktı. Biri önde diğeri arkadaydı. Arkada duran gence takıldı gözü…Ne kadar da masum görünüyordu…Uzun saçları altında gür kaşları dikkat çekiyordu. Orta boyluydu. Başını öne eğmiş, yere bakıyor; ara sıra etrafını ürkek bakışlarla inceliyordu… Tedirgin bir hali vardı…
Makbule hanım, o genç’te bir şeyler hissetmişti…Ama öyle korku gibi bir şey değildi bu… Bir masumiyet vardı bu genç’te…Bakışları ürkek, duruşu tedirgindi…
-“Yaşar Usta’nın evi burası mı? ” diye tekrarladı önde duran genç adam.
-“Burası” dedi Makbule Hanım “ yukarıda çalışıyor”
-“Bizi yanına götürebilir misin? ”
-“Olur, çıkalım. ”
Makbule Hanım, gençlerin önüne düşüp evlerinin üst katında çalışmakta olan eşinin yanına doğru yürümeye başladı. Yürürken de düşünüyordu. Kimdi bu gençler? Niçin gelmişlerdi ve eşinden ne istiyorlardı? Acaba evde yok mu deseydi? Ya o gencin ürkek ve tedirgin duruşu neydi?
Merdivenlerden yukarı çıktılar. Yaşar Usta yakıcı sıcağın altında duvar örüyordu. Mendilinin dört kenarını kıvırmış ve bir şapka biçiminde başına takmıştı. Doğduğu kentten ayrılıp buraya yerleşeli yirmi yıl olmuştu…Yirmi yıldır inşaatlarda çalışıyordu. Fırsat bulduğunda da kendi evini yapıyordu. Üç yıl önce evini bitirmiş ve yerleşmişti. Şimdi ise ikinci katı bitirmek için çabalıyordu. Yaşam tüm zorlukları ile karşısına çıkmış ama o pes etmemişti. Elleri ile yaşama tutunmuş ve kısa zamanda inşaat işlerinde adından söz ettirmişti… Uzun boyu, dökülmüş saçları ve çatık duran kaşları sıcak altında yanmış teni ile uyum içindeydi… Boğazında, yutkundukça inip çıkan bir şişlik dikkat çekiyordu…
-“Bey, bu gençler seni arıyor. ” dedi Makbule Hanım.
Yaşar Usta elindeki tuğlayı bıraktı, mendilini başından aldı ve gençlere baktı. Daha önce hiç görmemişti bu gençleri…
-“Buyurun” dedi soran bakışlarla.
Gençlerden biri bir iki adım öne çıkıp:
-“Yaşar Usta sen misin? ” dedi.
-“Evet. ”
-“Diyarbakırlı mısın? ”
-“Evet ama bunları niçin soruyorsun? Siz kimsiniz? ” dedi Yaşar Usta.
Karşısındaki gençlere bakarken arkadaki gence gözü takıldı… O, hiç konuşmuyordu… Başı öndeydi. Yaşar Usta’ya hiç bakmıyordu. Ürkek ve tedirgin bir hali vardı. Kendisi ile konuşan genç ise daha atak ve girişkendi.
-“Diyarbakır’da bıraktığın bir oğlun var mı senin? ” dedi genç adam kızgın ve sitem dolu bir sesle…
Yaşar Usta böyle bir soruyu hiç beklemiyordu. Afallamıştı. “Yoksa? ” diye geçirdi içinden. Vicdanında derin yaralar açan gerçek yoksa karşısında mı duruyordu? Yirmi yıl öncesine gitti düşünceleri…
Annesi ve babası ile birlikte Diyarbakır’da yaşıyordu… Ailenin tek çocuğuydu… Ayakkabı tamirciliği yapıyordu… Askerden gelmiş ve annesinin uygun gördüğü bir kızla evlenmişti. Resmi nikah yapılmamış, imam nikahı yeterli görülmüştü… Evlendikten sonra eşi ve annesi arasında başlayan kavgalar Yaşar Usta’nın yaşamını bir zindana çevirmişti… Bu kavgaların temelinde annesinin kendisini paylaşamamasının yattığını biliyor ama bir şey yapamıyordu… Annesinin kendinden önce yedi çocuğu olmuş ama hepsi de daha bir yaşını doldurmadan ölmüşlerdi… Bu nedenle kendisi doğduğunda bir yaşını doldurana kadar ona ad vermemişler ve bir yaşını doldurunca “Yaşar” demişlerdi ona…Yaşadığı yedi kaybın ardından elinde kalan tek oğlunu yani “Yaşar” ını paylaşamıyordu annesi…
Akşam işten eve geldiğinde tüm yorgunluğunu unutmak ve huzur bulmak istiyordu. Ama annesinin kıskançlığının üzerine bir de eşinin tahammülsüzlüğü eklenince ev tam bir cehenneme dönüyordu. Önce annesinin; odalarına çekilince de eşinin bitmek bilmeyen şikayetleri Yaşar Usta’yı bunaltıyordu. Herkes uyuduktan sonra evlerinin bahçesine çıkıyor ve sabah ezanına kadar sigara üstüne sigara içiyordu. Bu zindandan bir çıkış olmalıydı… Alıp başını gitmek istiyordu… Kimsenin bilmediği yerlere gitmek ve orada kendine yeni bir yaşam kurmak istiyordu… Ne yapabilirdi? Nereye gidebilirdi? Memleketinden dışarıya yalnızca askerliği için çıkmıştı ve dünya onun için Diyarbakır ve İzmir’den ibaretti… Her gün sabah ezanı ile birlikte kafasından bu düşünceleri kovuyor ve güne yeni bir umutla başlıyordu…
Bir akşam eve döndüğünde beklediği huzuru buldu Yaşar Usta… Annesi ile eşi kavga etmiyor; aksine birbirlerinin yüzüne gülüyorlardı… Neler oluyordu? Bu, fırtına öncesi bir sessizlik miydi? Yoksa tüm huzursuzluklar bitmiş miydi? Gece ilerleyip uyumak için odalarına çekildiklerinde öğrendi Yaşar Usta, bu iyiliğin nedenini… Eşi hamileydi… Yaşar Usta “baba” oluyordu… O gece Yaşar Usta aylar sonra ilk kez deliksiz bir uyku çekti… Kavga yoktu… Şikayet yoktu… Her şeyden önemlisi canından bir can geliyordu…
Bir çocuk geliyor olması evdeki havayla birlikte Yaşar Usta’nın kafasındaki düşünceleri de değiştirmişti… Artık başını alıp gitmek, başka yerlerde yeni bir yaşam kurmak değil doğacak çocuğuna iyi bir yaşam kurmak istiyordu… İşine daha sıkı sarılmıştı… Akşamları evine dönmek için can atıyor, kimi zaman öğle yemeği için bile evine geliyordu… Annesi ile eşinin son bulan kavgaları Yaşar Usta’yı yaşama döndürmüştü…
Günler birbirini kovalıyordu… Bir sabah vakti beklenen konuk geldi ve Yaşar Usta “baba” oldu… Bir oğlu olmuştu… Yaşar Usta inançlı bir insandı… Oğluna peygamber adı verdi… Bundan böyle Yaşar Usta’nın “Yusuf” u vardı… Her sabah işe giderken oğlunu öpüyor, seviyor ve onunla konuşuyordu…Akşam eve döndüğünde ise Yusuf’u babaannesinin kucağında buluyordu… Babaannesi torununa hep aynı türküyü söylüyordu:
“Atem tutem ben seni
Şekere katem ben seni
Akşama buben gelende oy
Önüne atem ben seni”
Bu mutluluk uzun sürmedi Yaşar Usta’nın yaşamında… Oğlunu paylaşamayan annesi, bu kez de torunu ve oğlunu paylaşamadı ve gelinine gün yüzü göstermedi… Yine huzursuz günler başlamıştı… Yine geceler boyu evinin bahçesinde sigara içmeye başladı Yaşar Usta… Ve kararını verdi… Bir sabah evden çıkacak ve bir daha geri dönmeyecekti… İzmir’e gidecek, orada yeni bir yaşam kuracak ve işleri düzelince eşi ve oğlunu yanına alacaktı…
O gün evden çıkarken hiç kimseye bir şey söylemedi… Yalnızca oğlu ile uzun uzun vedalaştı… “Sana söz veriyorum” dedi “bir gün yine birlikte olacağız…” Sokağa çıktığında arkasına bile bakmadan yürüyüp gitti… İstasyona gelip trene bindi ve Diyarbakır’ı bir daha dönmemecesine terk etti… Geride bıraktıkları içinde bir tek oğlu vardı canını acıtan… Bir an önce yeni bir yaşam kurmalı ve içinin acıyan yanını yani Yusuf’unu yanına almalıydı…
Şimdi yirmi yıl sonra karşısında duran ve oğlunu soran bu gençler kimdi? Yoksa? . . .
-“Diyarbakır’da oğlun var mıydı, Yaşar Usta? ” diye tekrarladı genç adam.
-“Evet” dedi Yaşar Usta ürkek bir sesle…Bir yandan da gençleri baştan ayağa süzüyordu…
-“Adı neydi? ”
-“Yusuf”
-“İşte Yusuf karşında” dedi genç adam ve kenara çekildi…
Yaşar Usta Yusuf ile karşı karşıyaydı… Yirmi yıl önce bıraktığı ve son kez kucağına aldığında kavuşma sözü verdiği oğlu, Yusuf’u karşısındaydı ve iki yabancı gibi birbirlerine bakıyorlardı…
Yaşar usta sapsarı olmuştu… Damarlarından kan çekiliyordu… Gözleri karardı, sendeledi…
Makbule Hanım koşarak kolundan tuttu…
-“İyi misin bey? ”
İyiyim anlamında başını salladı yalnızca… Makbule Hanım, onu bir kenara oturttu ve hemen bir bardak su getirdi. Yaşar Usta gözlerini ayırmadan Yusuf’a bakıyordu… Ellerini göbeğinde bağlamıştı; başı öndeydi… Kendisini yedi aylıkken bırakıp giden ve bir daha aramayan bir adamla karşı karşıyaydı ve bu adam onun babasıydı…
Yaşar Usta toparlanmaya çalışarak:
-“Hoş geldin” dedi. Sesi titriyordu… Utanmasa o yerde kendini bırakacak çocuklar gibi sarsıla yıkıla ağlayacaktı… Utanıyordu Yaşar Usta… Karşısında duran delikanlının yedi aylıkken bıraktığı oğlu olması azap veriyordu Yaşar Usta’ya… Yusuf içinin acıyan yanı yirmi yıl sonra karşısındaydı… Annesine ve eşine kızıp gemileri yakmış ama faturayı Yusuf ödemişti… Yaşar Usta Yusuf’a bakıyor ve yirmi yıl öncesini tekrar yaşıyordu…
Tren Diyarbakır’dan ayrılalı yirmi dört saatten fazla olmuştu…Yaşar Usta, bir bilinmeze doğru sürükleniyordu… Sanki bir rüzgara kapılmış ve bilincini yitirmişti… Geride bıraktıklarını düşünüyor; annesi, babası, eşi ve Yusuf’u hiç aklından çıkmıyordu…. Böyle olmasını istememişti… Ama onu bu duruma getirmişlerdi… Artık geri dönüş yoktu… Bir an önce yeni bir yaşam kurmalı ve Yusuf’una kavuşmalıydı…
Kafasında bu düşüncelerle boğuşurken birden acıktığını hissetti… Elini cebine attı. Parası yok denecek kadar azdı… “Biraz peynir bir de ekmek alırım” diye geçirdi içinden ve ilk istasyonu beklemeye başladı… Az sonra tren yavaşlamaya başladı ve kondüktörün sesi duyuldu:
-“Adana’da inecekler, hazırlansın!”
Tren Adana istasyonunda yolcu aktarması yaparken “ekmek ve peynir alırım” diye düşündü… Trenden indi ve istasyonun büfesine doğru yöneldi… Büfede istedikleri yoktu; olanlara ise parası yetmiyordu… En yakın bakkalı sordu. Tarif ettiler. “Tren hareket edene kadar yetişirim” dedi kendi kendine… Bakkalı bulmakta zorlanmadı… Cebindeki para ile bir ekmek biraz da peynir aldı ve istasyona geldi… Ama gördüğü manzara karşısında donup kaldı… Tren gitmişti… Bu hiç ummadığı bir durumdu… Üç yıl boyunca İzmir’de askerlik yapmıştı ve İzmir’e yabancı değildi… Ama Adana? Adana’yı hiç bilmiyordu… Ne yapacak, nasıl yaşayacaktı? Uzun süre kıpırdayamadı… Olduğu yere mıhlanmıştı sanki…
İlk şoku atlattıktan sonra yapacak bir şeyi olmadığını anladı… Tekrar trene binecek parası yoktu ve kader ona Adana’yı gösteriyordu… Mütevekkil bir tavırla boyun büktü:
-“İçecek suyumuz varmış Adana’da!” dedi ve buruk bir gülümseme yayıldı dudaklarına…
Yaşamın bu acı sürprizinden sonra Adana onun memleketi olmuştu… Kötü günler yaşadı Yaşar Usta… Aç bi-ilaç sokak sokak dolaştığı günler ve boş arazilerde geçirdiği gecelerden sonra bir inşaatta iş buldu… O ayakkabı ustasıydı, harç karmak, kum taşımak alışık olduğu işlerden değildi… Elleri su topluyor, çimento torbalarının altında kalan vücudunda tüm kemikleri ağrıyordu… Bütün bunlara bir de inşaatlarda kuru betonda ceketine sarılıp uyumak eklenince dayanamaz oluyordu Yaşar Usta… Acılarını yanık türkülere vuruyor ve çoğu geceler gizli gizli ağlıyordu…
Evinden ayrılalı altı aydan fazla olmuştu… Yaşar Usta artık gurbetçi işçilerle bir handa kalıyordu… Aylar sonra bedeni yatak görmüş, midesine sıcak bir şeyler girmişti… Artık ailesine durumunu bildirmenin zamanı gelmişti… Kaleme kağıda sarıldı ve ailesine bir mektup gönderdi… Adana’da olduğunu, durumunun iyi olduğunu anlattı… En kısa zamanda eşi ve çocuğunu yanına alacağını belirtti ve kaldığı hanın adresini verdi… En çok da Yusuf’unu sordu… Yürümeye başlamış mıydı? Konuşabiliyor muydu? “Baba” diyor muydu? Babasını soruyor muydu? Bana mektup yazın diye de ekledi Yaşar Usta…
Yaşar Usta’nın mektubu Diyarbakır’a ulaştı; ama eşi ve oğlu bunu hiç bilmedi… Çünkü annesi Yaşar Usta’nın memleketi terk etmesinin sorumlusu olarak gelinini ve torununu görüyordu… Bu nedenle de onlara bu mektuptan hiç söz etmedi…
Bir ay sonra gönderdiği mektubun yanıtını aldı Yaşar Usta… Annesi gidişine çok üzülmüş, babası yemeden içmeden kesilmişti… Yusuf iyiydi…Eşinin de selamı vardı… Herkes dönmesini istiyordu… Eşi ve çocuğu ile ilgili olarak birer cümle içeren mektupta önceleri bir gariplik sezmedi Yaşar Usta… Daha bir şevkle sarıldı yaşama… Herkes iyiydi ya, gerisi önemli değildi… Bir an önce kurulu bir düzene geçmeli ve Yusuf’una kavuşmalıydı… Ailesi ile mektuplaşmaya devam etti…
Diyarbakır’dan ilk acı haber bir mektupla geldi Yaşar Usta’ya… Babası ölmüştü… Bu haberle çok sarsıldı… Günlerce doğru dürüst bir şey yiyemedi… Mektup yazmayı daha da sıklaştırdı… Oğlum diyordu mektuplarında da başka bir şey demiyordu… Ona iyi bakın diyordu, az kaldı diyordu, eşimi ve çocuklarımı yanıma alacağım diyordu… Ama yazdıklarını eşi ve oğlu hiç bilmiyordu… Bunun yanı sıra annesi baskıyı arttırmış, eşine ve oğluna gün yüzü göstermez olmuştu… Oğlunun gidişi ve eşinin ölümü ile çılgına dönmüştü annesi ve sorumlu olarak gördüğü gelini ve torununa zulmediyordu. Ve sonunda baskıya dayanamayan eşi, oğlunu da alarak baba evine geri dönmüştü…
Bu gidişi fırsat bilen annesi Yaşar Usta’ya bir mektup yazarak eşinin gittiğini anlattı… Yusuf’u da götürmüştü… Bu anlatıma kişisel garezini de eklemişti… Yaşar Usta mektubu okuyunca çileden çıktı… Önce inanmak istemedi… Diyarbakır’daki arkadaşlarına mektup yazıp durumu sordu… Ama gelen yanıtlar annesini doğruluyordu ve eşi oğlunu da alarak gitmişti… Yaşar Usta bu duruma çok içerledi… O günden sonra bir daha eşi ve çocuğu ile ilgili olarak hiç konuşmadı, hayallerinde ve gelecekle ilgili planlarında onlara bir daha hiç yer vermedi… Artık tek başınaydı… Bundan sonra kuracağı yaşam tek kişilik olacaktı…
Yaşar Usta oturduğu yerden Yusuf’a bakıyordu… Yusuf kendisine hiç bakmadan ağız ucuyla:
-“Hoş bulduk” dedi yalnızca…
Makbule Hanım eşini zor durumdan kurtarmak ve gergin havayı dağıtmak istercesine:
-“Haydi bey!Hiç sormadık. Misafirlerimiz aç mı susuz mu? İnelim aşağıya Allah ne verdiyse yiyelim” dedi.
-“İyi olur” dedi Yaşar Usta minnet dolu gözlerle eşine bakarken…
Yaşar Usta kendisi ile ilk konuşmayı yapan gence dönerek:
-“Bu arada seni unuttuk delikanlı. Sen kimsin? ” dedi.
-“Yusuf teyzemin oğlu olur. ” dedi genç adam. “Adım Bahtiyar. ”
-“Sen Ayten’in oğlu musun? ”
-“Evet. ”
-“Baban nasıl, berberliğe devam ediyor mu? ”
-“İyi, devam ediyor. Ne yapsın ekmek parası…” dedi Bahtiyar “bir şeyler için zahmet etmeyin, biz kalmayacağız. Yusuf bugün askere gidiyor, otobüsümüz az sonra hareket edecek. ”
Yaşar Usta bu sözden sonra tekrar sarsıldı… Oğlu askere gidiyordu ve yirmi yıldır ona “Oğlum!Yusuf’um!” diyememişti… Şimdi içindeki fırtına oğlu ile iki çift söz etmesine bile engel oluyordu…
Makbule Hanım’ın çabası ile dağılmayan gergin havayı “baba” diyen bir çocuk sesi bozdu… Üç yaşında bir erkek çocuk “baba” diyerek Yaşar Usta’ya doğru geliyordu… Yaşar Usta bir kez daha zor anlar yaşıyordu… Çocuğunun “baba” demesine ağız dolusu “ babam benim” diye yanıt verirdi… Ama şimdi ne yapacaktı? Bir yanda “babam benim” yanıtını bekleyen bir çocuk, diğer yanda ise bu sözü hiç duymamış bir delikanlı… Bu iki varlığın ortak noktası ise Yaşar Usta’ydı…
Yaşar Usta ne yapacağını düşünürken beklenmeyen bir şey oldu. Yusuf çocuğun önünü kesti, eğildi ve onu kollarından tutup:
-“Adın ne senin bakayım? ” dedi.
-…
-“Kaç yaşındasın sen? ”
-…
-“Aç bakayım ağzını, yoksa dilini mi yuttun sen” dedi gülerek ve çocuğun yanaklarına öpücük kondurdu…Ayağa kalktı, çocuğun saçlarını okşadı… Yusuf’tan ayrılan çocuk Yaşar Usta’ya doğru koştu… Yaşar Usta çocuğunu kucağına aldı…
Makbule Hanım, bir kez daha Yaşar Usta’nın imdadına yetişti ve çocuğun elinden tutup yanına aldı…
-“Askerliği nerede yapacaksın, nereye gidiyorsun? ” dedi Yaşar Usta Yusuf’a dönerek…
-“Antalya’ya gidiyorum. ”
-“Ben İzmir’de yapmıştım askerliği…. Hem de üç yıl… Bir mesleğin var mı? ”
-“Öğretmenim ben. ” dedi Yusuf “Öğretmen okulunu bitirdim. ”
-“Annen nasıl? ”
-“İyi” dedi Yusuf “otogarda bizi bekliyor. ”
Havadaki gerginlik biraz olsun dağılır gibi olmuştu… Yirmi yıl sonra karşılaşan baba ve oğlun konuşmaları kısa sürdü…
-“Biz artık gidelim. ” dedi Bahtiyar.
-“Ben de geleceğim sizinle. ” dedi Yaşar Usta “sizi yolcu edeyim. ”
-“Gerek yok” dedi Yusuf sert bir tonda.
Yaşar Usta Yusuf’un omzuna dokundu:
-“Sana göre gerek olmayabilir ama senin yerinde olsam karşımdaki insanı kırmazdım” dedi sevecen bir tavırla…
Evinden otogara olan mesafe Yaşar Usta için yaşamının en uzun yoluydu belki de… Bir yanda Yusuf’a kavuşmanın sevinci; öte yanda ise Yusuf’a veremediği baba sevgisinin utancı vardı… Yirmi yıldır içinin acıyan yanıydı Yusuf… Yaralarına hep tütün basmıştı… Niçinini, nasılını hep sorgulamış ama vicdanındaki yarayı bir türlü iyileştirememişti… “ Sen nasıl babasın? ” diyordu vicdanındaki ses “Yusuf’u niye hiç aramadın? ” Vicdanındaki sesin soruları hiç bitmiyor ve Yaşar Usta bu sorulara yanıt veremiyordu… Sigara üstüne sigara yakıyor, dumanı öldüresiye içine çekmekte buluyordu kurtuluşu…
Yirmi yıl sonra kendisinin yapmadığını Yusuf yapmış ve babasını arayıp bulmuştu… Yaşar Usta en çok da bunu hazmedemiyordu… Yedi aylıkken bıraktığı oğlu bir öğretmen olarak karşısındaydı ve bu duruma gelmesinde Yaşar Usta’nın hiç katkısı yoktu… Şimdi ne yapabileceğini düşünüyordu… Bundan sonrası nasıl olabilirdi? Acaba oğlu ile iyi ilişkiler kurabilir ve geçmişin yaralarını sarabilir miydi?
Kendini bu sorulardan kurtarmaya çalıştı… Otogara yaklaşmışlardı ve Yusuf’tan sonra ilk eşi ile de yirmi yıl sonra ilk kez karşılaşacaktı… Eşi mi onu bırakmıştı, yoksa o mu eşini, bu ayrılıkta annesinin payı ne kadardı? Gemileri yakarak Diyarbakır’ı terk ederken böyle olacağı hiç aklına gelmiş miydi? Bu soruların yanıtını bulmak için çok uğraşmıştı Yaşar Usta; ama bir türlü yanıt bulamamıştı…
Yaşar Usta kendini bu düşüncelerden sıyırdı… Perona gelmişlerdi… İlk eşi otobüsteydi… Bir baş selamı verdi Yaşar Usta… Eski eşi de aynı şekilde karşılık verdi ama otobüsten inmedi… Yaşar Usta da yanına gitmedi…
Yaşar Usta otogarın pastanesinden bir şeyler aldı ve Yusuf’a uzattı:
-“Yolda yersiniz” dedi.
-“Gerek yoktu” dedi Yusuf.
-“Bundan sonra Adana’da bir evin var senin. ” dedi Yaşar Usta “Kapımız hep açık olacak, eğer gelirsen bizi sevindirirsin. ”
-“Bakalım. ” dedi Yusuf iç çekerek “bakalım, zaman ne gösterecek. ”
Otobüs otogardan ayrılırken el sallayarak uğurladı Yaşar Usta oğlunu ve ilk eşini… Eve döndü… İçinden çalışmak gelmiyordu… Makbule Hanım eşindeki durgunluğu hissediyor ve onu kendine getirmek için elinden geleni yapıyordu.
-“Çay demledim bey!” dedi, “haydi balkonda içelim. ”
-“İyi olur. ” dedi Yaşar Usta…
Konuşmak istiyordu… İçindeki sıkıntıyı ancak konuşarak atabilirdi… Bir yağmur gibi bardaktan boşanırcasına yağmak istiyordu… Balkona çıktılar, eşinin verdiği çaya şeker attı ve uzun uzun karıştırdı Yaşar Usta…
-“Ben nerde hata yaptım Makbule? ” dedi, “Yirmi yıldır içim acıyordu… Yirmi yıldır vicdanım sızlıyordu… Yirmi yıldır uykularım kaçıyordu ve içimin acıyan yanı bugün karşıma dikildi… Ben nerde hata yaptım? ”
Makbule Hanım eşinin çaresizliğine derman olmaya çalışıyordu…
-“Olanla ölene çare yok bey” dedi, “Öyle ya da böyle, bak oğlun geldi seni buldu. Şimdi önümüze bakalım, bundan sonrasını düşünelim, ona sahip çıkalım, onunla bağımızı koparmayalım. ”
-“Allah senden razı olsun” dedi Yaşar Usta, “İçimi rahatlatıyor, bana nefes aldırıyorsun, seni doğuran nurda yatsın. ”
O gece Yaşar Usta tıpkı yirmi yıl önceki gibi evinin bahçesinde sabahladı… Sigara üstüne sigara yaktı… Yaşadıklarını düşündü… Geçmişini tekrar tekrar yaşadı… Yusuf’a veremediği baba sevgisini şu an içerde uyuyan üç oğluna verebilmiş miydi? Eğer verebilmişse, Yusuf’un suçu neydi? Yok veremiyorsa, kendisine baba demek mümkün müydü?
Kimi zaman ağladı… Kimi zaman ofladı… Kimi zaman buruk bir gülümseme yayıldı dudaklarına…Üç oğlu içerde uyuyordu…
Başından üç evlilik geçmişti Yaşar Usta’nın… İlk eşi ve Yusuf’u Diyarbakır’da bırakmıştı… İkinci eşi oğlu doğduktan bir süre sonra yakalandığı hastalıktan kurtulamamış ve ölmüştü… Makbule Hanım üçüncü eşiydi Yaşar Usta’nın… Makbule Hanım’la evlenene kadar ikinci oğluna da tam anlamıyla babalık yapamamıştı… Oğlu altı yaşına gelene kadar anneannesiyle kalmış, kendisi de çalışmadığı günlerde zamanını oğluyla geçirmişti… Makbule Hanım’la evlenince oğlunu da yanına almıştı… Diyarbakır’dan annesini de getirmiş ve yanına almıştı… Ama birkaç yıl önce annesini kaybetmişti… Şimdi üç oğlu içerde uyuyordu… “Ya Yusuf” diyordu kendi kendine “Yusuf’un günahı neydi? ” O da şimdi içerde uyuyor olabilirdi…
Hep ilk eşini suçladı… Neden evi terk etmişti? Neden Yaşar Usta’nın kuracağı yeni yaşamı beklememişti? Neden Yusuf’u babasız; Yaşar Usta’yı Yusufsuz bırakmıştı?
Sabah ezanı okunurken Yaşar Usta hala ayaktaydı… Kafasındaki dağınıklığı toparlayamamıştı… Yaşar Usta yaşamında hiçbir mutluluğun uzun süreli olmadığını düşünüyordu…
Yaşar Usta uzun bir zaman sonra normal yaşamına dönebildi… Yusuf’u merak ediyor, ondan haber bekliyor; ama normal yaşamını da sürdürüyordu… Bir gün eve geldiğinde Yusuf’u karşısında buldu… İzne giderken buraya da uğramak istemişti Yusuf… Çok sevinmişti Yaşar Usta… İçi içine sığmamıştı o gün… Yusuf’u ile yirmi yıllık yarayı sarabilecekler miydi? Bu kez mutluluğu uzun süreli olacak mıydı?
O gece ilk kez Yusuf’la baş başa kaldılar… Yaşar Usta söze nasıl başlayacağını bilemiyor, konuşmak istiyor ama bunu beceremiyordu…Yusuf ise ilk günkü gibi boynunu bükmüş ve önüne bakıyordu…
-“Yusuf” dedi, Yaşar Usta “Bazı şeyleri seninle konuşmak istiyorum, beni dinler misin? ”
-“Sizden bir açıklama beklemiyorum” dedi Yusuf, “Olan oldu ve yaşananları konuşmak kimseye yarar getirmez. ”
Yusuf’taki bu olgun tavırlara imrenerek baktı Yaşar Usta…
-“Hayır, beni yanlış anlama. ” dedi, “burada kimseyi suçlamayacağım, yalnızca yaşananları bir de benden dinlemeni istiyorum. ”
Yaşar Usta, hiç susmamacasına konuştu… Durup dinlenmeden anlatıyor, anlattıklarını tekrar yaşıyordu… Annesi ile eşinin kavgalarını, Diyarbakır’ı terk edişini, Adana’da çaresiz kalışını ve Yusuf’a olan özlemini anlattı…
Yusuf Yaşar Usta’yı büyük bir dikkatle ve sessizce dinledi… Yaşar Usta konuşmasını bitirdiğinde ise:
-“Anlattıklarınızı anlamaya çalışıyorum” dedi, “ama sizin anlattıklarınızla benim bildiklerim arasında birbirini tutmayan bir şey var… Annem, mektup yazdığınızı, bizi yanınıza almak istediğinizi bana hiç söylemedi… Her şeyi anlatan kadın bunu niye saklasın ki? ”
-“Bilmiyorum” dedi Yaşar Usta ama şaşırmıştı, “Allah şahidimdir ki, ben senin özleminle yanıp tutuştum ve her mektubumda sizi yanıma alacağımı yazdım. ”
O günden sonra Yusuf ve Yaşar Usta arasında buzlar erimeye başladı… Artık Yusuf mektup yazıyor, memlekete giderken Adana’ya mutlaka uğruyordu…
Bu gidiş gelişlerle birlikte Yaşar Usta olayın gerçek yüzünü öğrendi ve yazdığı mektupların eşine hiç ulaşmadığını anladı… Birkaç yıl önce kaybettiği annesiydi bu işin sorumlusu ve artık yapabileceği bir şey yoktu…
Yusuf’un karşısına çıkışından bu yana iki yıl geçmişti… Yirmi yılın acıları yavaş yavaş unutuluyor gibiydi… Ama bu mutluluk da uzun sürmedi, Yaşar Usta’nın yaşamında… Ani bir rahatsızlık baş gösterdi Yaşar usta’nın çalışkan ama yorgun bedeninde… Nefes almakta zorlanıyor, yakasına yapışmış bir öksürükten kendini kurtaramıyordu… Bir süre hastanede tedavi gördü… Teşhis konulduğunda ise artık çok geçti… Boş arazilerde, inşaatların soğuk betonlarında geçirilen geceler; öldüresiye ciğerlere doldurulan sigara dumanları ve çekilen acılar Yaşar usta’yı kanserin pençesine itmişti… Yusuf’a haber verildi… Baba-Oğul son görüşmelerini bir hastane odasında yaptılar… Yaşar Usta metin görünmeye çalışarak:
-“Yusuf” dedi, “sana karşı görevlerimi yapamadım… Bu saatte yalnızca seni nüfusuma almak istiyorum… Soyadımı taşıman bana mutluluk verecek. ”
Yusuf karşısında duran adamın son isteği olduğunu biliyordu bu konuşmaların… Yine de kabul edemezdi… Çünkü o, babasını herhangi bir beklenti ile aramamıştı…
-“Sizi aradım. ” dedi, Yusuf “çünkü babamı tanımak istedim… Sizi tanıdım ve bugünlere geldik. Bunun ötesinde bir beklentim yok… Sizi kırmak istemem ama benden böyle bir şey istemeyin. ”
-“Sen bilirsin. ” dedi Yaşar Usta… Yusuf’u zorlamak ve küstürmek istemedi…
Hiçbir tedavi yetmedi Yaşar Usta’ya ve daha elli yaşındayken sessiz sedasız göçüp gitti bu dünyadan…
Geride ise yirmi yıl boyunca arayıp sormadığı Yusuf ve baba sevgisine ihtiyacı olan üç çocuk daha bıraktı…
Fatin Murat SEFERBEYOĞLU
Ve sen daha demincek, yıllar da geçse demincek; bıçkılanmış dal gibi ayrı düştüğüm ÖMRÜMÜN SEBEBİ; USTAM; SEVGİLİM...
YÜREĞİMDE GİZLEDİĞİM
YÜREĞİMDE GİZLEDİĞİM (Fatin Murat SEFERBEYOĞLU'nun şiir kitabı...)
Kendi olmak, kendini yazmak... Üstelik kendi şiirini yazmak... Kendini yazarken yaşadığın toplumun bireyi olduğunun ayrımında olarak, toplumsal sorumluluğu üstlenerek yazmak... Fatin Murat SEFERBEYOĞLU bu bilinçle üretiyor şiirlerini. O, kendinden yola çıkarak bireyi olduğu toplumu, toplumun bireylerinden kendi bilincine yansıyanlarını yazıyor; yalın bir dille kolaycılığa kaçmadan... Bağlandığı damarın sorumluluğunu taşıyarak... Yüreğimde Gizlediğim'i okurken kendinizi, yüreğinizi bulacak; duyarlı bir yürekle bütünleşeceksiniz.
Kendi olmak, kendini yazmak... Üstelik kendi şiirini yazmak... Kendini yazarken yaşadığın toplumun bireyi olduğunun ayrımında olarak, toplumsal sorumluluğu üstlenerek yazmak... Fatin Murat SEFERBEYOĞLU bu bilinçle üretiyor şiirlerini. O, kendinden yola çıkarak bireyi olduğu toplumu, toplumun bireylerinden kendi bilincine yansıyanlarını yazıyor; yalın bir dille kolaycılığa kaçmadan... Bağlandığı damarın sorumluluğunu taşıyarak... Yüreğimde Gizlediğim'i okurken kendinizi, yüreğinizi bulacak; duyarlı bir yürekle bütünleşeceksiniz.