YÜREĞİMDE GİZLEDİĞİM

YÜREĞİMDE GİZLEDİĞİM (Fatin Murat SEFERBEYOĞLU'nun şiir kitabı...)
Kendi olmak, kendini yazmak... Üstelik kendi şiirini yazmak... Kendini yazarken yaşadığın toplumun bireyi olduğunun ayrımında olarak, toplumsal sorumluluğu üstlenerek yazmak... Fatin Murat SEFERBEYOĞLU bu bilinçle üretiyor şiirlerini. O, kendinden yola çıkarak bireyi olduğu toplumu, toplumun bireylerinden kendi bilincine yansıyanlarını yazıyor; yalın bir dille kolaycılığa kaçmadan... Bağlandığı damarın sorumluluğunu taşıyarak... Yüreğimde Gizlediğim'i okurken kendinizi, yüreğinizi bulacak; duyarlı bir yürekle bütünleşeceksiniz.



Öyküler

                                                                       H Ü Z Ü N R E N G İ

-“Yaşar Usta’nın evi burası mı? ”
Makbule Hanım, karşısında duran bu iki genci tanımıyordu… Kendisine eşini soran bu gençlere bakarken kafasında sorular dolanıyordu… Acaba niye soruyorlardı Yaşar Usta’yı? Acaba ne istiyorlardı ondan? Karşısında duran gençlere baktı. Biri önde diğeri arkadaydı. Arkada duran gence takıldı gözü…Ne kadar da masum görünüyordu…Uzun saçları altında gür kaşları dikkat çekiyordu. Orta boyluydu. Başını öne eğmiş, yere bakıyor; ara sıra etrafını ürkek bakışlarla inceliyordu… Tedirgin bir hali vardı…
Makbule hanım, o genç’te bir şeyler hissetmişti…Ama öyle korku gibi bir şey değildi bu… Bir masumiyet vardı bu genç’te…Bakışları ürkek, duruşu tedirgindi…
-“Yaşar Usta’nın evi burası mı? ” diye tekrarladı önde duran genç adam.
-“Burası” dedi Makbule Hanım “ yukarıda çalışıyor”
-“Bizi yanına götürebilir misin? ”
-“Olur, çıkalım. ”
Makbule Hanım, gençlerin önüne düşüp evlerinin üst katında çalışmakta olan eşinin yanına doğru yürümeye başladı. Yürürken de düşünüyordu. Kimdi bu gençler? Niçin gelmişlerdi ve eşinden ne istiyorlardı? Acaba evde yok mu deseydi? Ya o gencin ürkek ve tedirgin duruşu neydi?
Merdivenlerden yukarı çıktılar. Yaşar Usta yakıcı sıcağın altında duvar örüyordu. Mendilinin dört kenarını kıvırmış ve bir şapka biçiminde başına takmıştı. Doğduğu kentten ayrılıp buraya yerleşeli yirmi yıl olmuştu…Yirmi yıldır inşaatlarda çalışıyordu. Fırsat bulduğunda da kendi evini yapıyordu. Üç yıl önce evini bitirmiş ve yerleşmişti. Şimdi ise ikinci katı bitirmek için çabalıyordu. Yaşam tüm zorlukları ile karşısına çıkmış ama o pes etmemişti. Elleri ile yaşama tutunmuş ve kısa zamanda inşaat işlerinde adından söz ettirmişti… Uzun boyu, dökülmüş saçları ve çatık duran kaşları sıcak altında yanmış teni ile uyum içindeydi… Boğazında, yutkundukça inip çıkan bir şişlik dikkat çekiyordu…
-“Bey, bu gençler seni arıyor. ” dedi Makbule Hanım.
Yaşar Usta elindeki tuğlayı bıraktı, mendilini başından aldı ve gençlere baktı. Daha önce hiç görmemişti bu gençleri…
-“Buyurun” dedi soran bakışlarla.
Gençlerden biri bir iki adım öne çıkıp:
-“Yaşar Usta sen misin? ” dedi.
-“Evet. ”
-“Diyarbakırlı mısın? ”
-“Evet ama bunları niçin soruyorsun? Siz kimsiniz? ” dedi Yaşar Usta.
Karşısındaki gençlere bakarken arkadaki gence gözü takıldı… O, hiç konuşmuyordu… Başı öndeydi. Yaşar Usta’ya hiç bakmıyordu. Ürkek ve tedirgin bir hali vardı. Kendisi ile konuşan genç ise daha atak ve girişkendi.
-“Diyarbakır’da bıraktığın bir oğlun var mı senin? ” dedi genç adam kızgın ve sitem dolu bir sesle…
Yaşar Usta böyle bir soruyu hiç beklemiyordu. Afallamıştı. “Yoksa? ” diye geçirdi içinden. Vicdanında derin yaralar açan gerçek yoksa karşısında mı duruyordu? Yirmi yıl öncesine gitti düşünceleri…
Annesi ve babası ile birlikte Diyarbakır’da yaşıyordu… Ailenin tek çocuğuydu… Ayakkabı tamirciliği yapıyordu… Askerden gelmiş ve annesinin uygun gördüğü bir kızla evlenmişti. Resmi nikah yapılmamış, imam nikahı yeterli görülmüştü… Evlendikten sonra eşi ve annesi arasında başlayan kavgalar Yaşar Usta’nın yaşamını bir zindana çevirmişti… Bu kavgaların temelinde annesinin kendisini paylaşamamasının yattığını biliyor ama bir şey yapamıyordu… Annesinin kendinden önce yedi çocuğu olmuş ama hepsi de daha bir yaşını doldurmadan ölmüşlerdi… Bu nedenle kendisi doğduğunda bir yaşını doldurana kadar ona ad vermemişler ve bir yaşını doldurunca “Yaşar” demişlerdi ona…Yaşadığı yedi kaybın ardından elinde kalan tek oğlunu yani “Yaşar” ını paylaşamıyordu annesi…
Akşam işten eve geldiğinde tüm yorgunluğunu unutmak ve huzur bulmak istiyordu. Ama annesinin kıskançlığının üzerine bir de eşinin tahammülsüzlüğü eklenince ev tam bir cehenneme dönüyordu. Önce annesinin; odalarına çekilince de eşinin bitmek bilmeyen şikayetleri Yaşar Usta’yı bunaltıyordu. Herkes uyuduktan sonra evlerinin bahçesine çıkıyor ve sabah ezanına kadar sigara üstüne sigara içiyordu. Bu zindandan bir çıkış olmalıydı… Alıp başını gitmek istiyordu… Kimsenin bilmediği yerlere gitmek ve orada kendine yeni bir yaşam kurmak istiyordu… Ne yapabilirdi? Nereye gidebilirdi? Memleketinden dışarıya yalnızca askerliği için çıkmıştı ve dünya onun için Diyarbakır ve İzmir’den ibaretti… Her gün sabah ezanı ile birlikte kafasından bu düşünceleri kovuyor ve güne yeni bir umutla başlıyordu…
Bir akşam eve döndüğünde beklediği huzuru buldu Yaşar Usta… Annesi ile eşi kavga etmiyor; aksine birbirlerinin yüzüne gülüyorlardı… Neler oluyordu? Bu, fırtına öncesi bir sessizlik miydi? Yoksa tüm huzursuzluklar bitmiş miydi? Gece ilerleyip uyumak için odalarına çekildiklerinde öğrendi Yaşar Usta, bu iyiliğin nedenini… Eşi hamileydi… Yaşar Usta “baba” oluyordu… O gece Yaşar Usta aylar sonra ilk kez deliksiz bir uyku çekti… Kavga yoktu… Şikayet yoktu… Her şeyden önemlisi canından bir can geliyordu…
Bir çocuk geliyor olması evdeki havayla birlikte Yaşar Usta’nın kafasındaki düşünceleri de değiştirmişti… Artık başını alıp gitmek, başka yerlerde yeni bir yaşam kurmak değil doğacak çocuğuna iyi bir yaşam kurmak istiyordu… İşine daha sıkı sarılmıştı… Akşamları evine dönmek için can atıyor, kimi zaman öğle yemeği için bile evine geliyordu… Annesi ile eşinin son bulan kavgaları Yaşar Usta’yı yaşama döndürmüştü…
Günler birbirini kovalıyordu… Bir sabah vakti beklenen konuk geldi ve Yaşar Usta “baba” oldu… Bir oğlu olmuştu… Yaşar Usta inançlı bir insandı… Oğluna peygamber adı verdi… Bundan böyle Yaşar Usta’nın “Yusuf” u vardı… Her sabah işe giderken oğlunu öpüyor, seviyor ve onunla konuşuyordu…Akşam eve döndüğünde ise Yusuf’u babaannesinin kucağında buluyordu… Babaannesi torununa hep aynı türküyü söylüyordu:

“Atem tutem ben seni
Şekere katem ben seni
Akşama buben gelende oy
Önüne atem ben seni”

Bu mutluluk uzun sürmedi Yaşar Usta’nın yaşamında… Oğlunu paylaşamayan annesi, bu kez de torunu ve oğlunu paylaşamadı ve gelinine gün yüzü göstermedi… Yine huzursuz günler başlamıştı… Yine geceler boyu evinin bahçesinde sigara içmeye başladı Yaşar Usta… Ve kararını verdi… Bir sabah evden çıkacak ve bir daha geri dönmeyecekti… İzmir’e gidecek, orada yeni bir yaşam kuracak ve işleri düzelince eşi ve oğlunu yanına alacaktı…
O gün evden çıkarken hiç kimseye bir şey söylemedi… Yalnızca oğlu ile uzun uzun vedalaştı… “Sana söz veriyorum” dedi “bir gün yine birlikte olacağız…” Sokağa çıktığında arkasına bile bakmadan yürüyüp gitti… İstasyona gelip trene bindi ve Diyarbakır’ı bir daha dönmemecesine terk etti… Geride bıraktıkları içinde bir tek oğlu vardı canını acıtan… Bir an önce yeni bir yaşam kurmalı ve içinin acıyan yanını yani Yusuf’unu yanına almalıydı…
Şimdi yirmi yıl sonra karşısında duran ve oğlunu soran bu gençler kimdi? Yoksa? . . .
-“Diyarbakır’da oğlun var mıydı, Yaşar Usta? ” diye tekrarladı genç adam.
-“Evet” dedi Yaşar Usta ürkek bir sesle…Bir yandan da gençleri baştan ayağa süzüyordu…
-“Adı neydi? ”
-“Yusuf”
-“İşte Yusuf karşında” dedi genç adam ve kenara çekildi…
Yaşar Usta Yusuf ile karşı karşıyaydı… Yirmi yıl önce bıraktığı ve son kez kucağına aldığında kavuşma sözü verdiği oğlu, Yusuf’u karşısındaydı ve iki yabancı gibi birbirlerine bakıyorlardı…
Yaşar usta sapsarı olmuştu… Damarlarından kan çekiliyordu… Gözleri karardı, sendeledi…
Makbule Hanım koşarak kolundan tuttu…
-“İyi misin bey? ”
İyiyim anlamında başını salladı yalnızca… Makbule Hanım, onu bir kenara oturttu ve hemen bir bardak su getirdi. Yaşar Usta gözlerini ayırmadan Yusuf’a bakıyordu… Ellerini göbeğinde bağlamıştı; başı öndeydi… Kendisini yedi aylıkken bırakıp giden ve bir daha aramayan bir adamla karşı karşıyaydı ve bu adam onun babasıydı…
Yaşar Usta toparlanmaya çalışarak:
-“Hoş geldin” dedi. Sesi titriyordu… Utanmasa o yerde kendini bırakacak çocuklar gibi sarsıla yıkıla ağlayacaktı… Utanıyordu Yaşar Usta… Karşısında duran delikanlının yedi aylıkken bıraktığı oğlu olması azap veriyordu Yaşar Usta’ya… Yusuf içinin acıyan yanı yirmi yıl sonra karşısındaydı… Annesine ve eşine kızıp gemileri yakmış ama faturayı Yusuf ödemişti… Yaşar Usta Yusuf’a bakıyor ve yirmi yıl öncesini tekrar yaşıyordu…
Tren Diyarbakır’dan ayrılalı yirmi dört saatten fazla olmuştu…Yaşar Usta, bir bilinmeze doğru sürükleniyordu… Sanki bir rüzgara kapılmış ve bilincini yitirmişti… Geride bıraktıklarını düşünüyor; annesi, babası, eşi ve Yusuf’u hiç aklından çıkmıyordu…. Böyle olmasını istememişti… Ama onu bu duruma getirmişlerdi… Artık geri dönüş yoktu… Bir an önce yeni bir yaşam kurmalı ve Yusuf’una kavuşmalıydı…
Kafasında bu düşüncelerle boğuşurken birden acıktığını hissetti… Elini cebine attı. Parası yok denecek kadar azdı… “Biraz peynir bir de ekmek alırım” diye geçirdi içinden ve ilk istasyonu beklemeye başladı… Az sonra tren yavaşlamaya başladı ve kondüktörün sesi duyuldu:
-“Adana’da inecekler, hazırlansın!”
Tren Adana istasyonunda yolcu aktarması yaparken “ekmek ve peynir alırım” diye düşündü… Trenden indi ve istasyonun büfesine doğru yöneldi… Büfede istedikleri yoktu; olanlara ise parası yetmiyordu… En yakın bakkalı sordu. Tarif ettiler. “Tren hareket edene kadar yetişirim” dedi kendi kendine… Bakkalı bulmakta zorlanmadı… Cebindeki para ile bir ekmek biraz da peynir aldı ve istasyona geldi… Ama gördüğü manzara karşısında donup kaldı… Tren gitmişti… Bu hiç ummadığı bir durumdu… Üç yıl boyunca İzmir’de askerlik yapmıştı ve İzmir’e yabancı değildi… Ama Adana? Adana’yı hiç bilmiyordu… Ne yapacak, nasıl yaşayacaktı? Uzun süre kıpırdayamadı… Olduğu yere mıhlanmıştı sanki…
İlk şoku atlattıktan sonra yapacak bir şeyi olmadığını anladı… Tekrar trene binecek parası yoktu ve kader ona Adana’yı gösteriyordu… Mütevekkil bir tavırla boyun büktü:
-“İçecek suyumuz varmış Adana’da!” dedi ve buruk bir gülümseme yayıldı dudaklarına…
Yaşamın bu acı sürprizinden sonra Adana onun memleketi olmuştu… Kötü günler yaşadı Yaşar Usta… Aç bi-ilaç sokak sokak dolaştığı günler ve boş arazilerde geçirdiği gecelerden sonra bir inşaatta iş buldu… O ayakkabı ustasıydı, harç karmak, kum taşımak alışık olduğu işlerden değildi… Elleri su topluyor, çimento torbalarının altında kalan vücudunda tüm kemikleri ağrıyordu… Bütün bunlara bir de inşaatlarda kuru betonda ceketine sarılıp uyumak eklenince dayanamaz oluyordu Yaşar Usta… Acılarını yanık türkülere vuruyor ve çoğu geceler gizli gizli ağlıyordu…
Evinden ayrılalı altı aydan fazla olmuştu… Yaşar Usta artık gurbetçi işçilerle bir handa kalıyordu… Aylar sonra bedeni yatak görmüş, midesine sıcak bir şeyler girmişti… Artık ailesine durumunu bildirmenin zamanı gelmişti… Kaleme kağıda sarıldı ve ailesine bir mektup gönderdi… Adana’da olduğunu, durumunun iyi olduğunu anlattı… En kısa zamanda eşi ve çocuğunu yanına alacağını belirtti ve kaldığı hanın adresini verdi… En çok da Yusuf’unu sordu… Yürümeye başlamış mıydı? Konuşabiliyor muydu? “Baba” diyor muydu? Babasını soruyor muydu? Bana mektup yazın diye de ekledi Yaşar Usta…
Yaşar Usta’nın mektubu Diyarbakır’a ulaştı; ama eşi ve oğlu bunu hiç bilmedi… Çünkü annesi Yaşar Usta’nın memleketi terk etmesinin sorumlusu olarak gelinini ve torununu görüyordu… Bu nedenle de onlara bu mektuptan hiç söz etmedi…
Bir ay sonra gönderdiği mektubun yanıtını aldı Yaşar Usta… Annesi gidişine çok üzülmüş, babası yemeden içmeden kesilmişti… Yusuf iyiydi…Eşinin de selamı vardı… Herkes dönmesini istiyordu… Eşi ve çocuğu ile ilgili olarak birer cümle içeren mektupta önceleri bir gariplik sezmedi Yaşar Usta… Daha bir şevkle sarıldı yaşama… Herkes iyiydi ya, gerisi önemli değildi… Bir an önce kurulu bir düzene geçmeli ve Yusuf’una kavuşmalıydı… Ailesi ile mektuplaşmaya devam etti…
Diyarbakır’dan ilk acı haber bir mektupla geldi Yaşar Usta’ya… Babası ölmüştü… Bu haberle çok sarsıldı… Günlerce doğru dürüst bir şey yiyemedi… Mektup yazmayı daha da sıklaştırdı… Oğlum diyordu mektuplarında da başka bir şey demiyordu… Ona iyi bakın diyordu, az kaldı diyordu, eşimi ve çocuklarımı yanıma alacağım diyordu… Ama yazdıklarını eşi ve oğlu hiç bilmiyordu… Bunun yanı sıra annesi baskıyı arttırmış, eşine ve oğluna gün yüzü göstermez olmuştu… Oğlunun gidişi ve eşinin ölümü ile çılgına dönmüştü annesi ve sorumlu olarak gördüğü gelini ve torununa zulmediyordu. Ve sonunda baskıya dayanamayan eşi, oğlunu da alarak baba evine geri dönmüştü…
Bu gidişi fırsat bilen annesi Yaşar Usta’ya bir mektup yazarak eşinin gittiğini anlattı… Yusuf’u da götürmüştü… Bu anlatıma kişisel garezini de eklemişti… Yaşar Usta mektubu okuyunca çileden çıktı… Önce inanmak istemedi… Diyarbakır’daki arkadaşlarına mektup yazıp durumu sordu… Ama gelen yanıtlar annesini doğruluyordu ve eşi oğlunu da alarak gitmişti… Yaşar Usta bu duruma çok içerledi… O günden sonra bir daha eşi ve çocuğu ile ilgili olarak hiç konuşmadı, hayallerinde ve gelecekle ilgili planlarında onlara bir daha hiç yer vermedi… Artık tek başınaydı… Bundan sonra kuracağı yaşam tek kişilik olacaktı…
Yaşar Usta oturduğu yerden Yusuf’a bakıyordu… Yusuf kendisine hiç bakmadan ağız ucuyla:
-“Hoş bulduk” dedi yalnızca…
Makbule Hanım eşini zor durumdan kurtarmak ve gergin havayı dağıtmak istercesine:
-“Haydi bey!Hiç sormadık. Misafirlerimiz aç mı susuz mu? İnelim aşağıya Allah ne verdiyse yiyelim” dedi.
-“İyi olur” dedi Yaşar Usta minnet dolu gözlerle eşine bakarken…
Yaşar Usta kendisi ile ilk konuşmayı yapan gence dönerek:
-“Bu arada seni unuttuk delikanlı. Sen kimsin? ” dedi.
-“Yusuf teyzemin oğlu olur. ” dedi genç adam. “Adım Bahtiyar. ”
-“Sen Ayten’in oğlu musun? ”
-“Evet. ”
-“Baban nasıl, berberliğe devam ediyor mu? ”
-“İyi, devam ediyor. Ne yapsın ekmek parası…” dedi Bahtiyar “bir şeyler için zahmet etmeyin, biz kalmayacağız. Yusuf bugün askere gidiyor, otobüsümüz az sonra hareket edecek. ”
Yaşar Usta bu sözden sonra tekrar sarsıldı… Oğlu askere gidiyordu ve yirmi yıldır ona “Oğlum!Yusuf’um!” diyememişti… Şimdi içindeki fırtına oğlu ile iki çift söz etmesine bile engel oluyordu…
Makbule Hanım’ın çabası ile dağılmayan gergin havayı “baba” diyen bir çocuk sesi bozdu… Üç yaşında bir erkek çocuk “baba” diyerek Yaşar Usta’ya doğru geliyordu… Yaşar Usta bir kez daha zor anlar yaşıyordu… Çocuğunun “baba” demesine ağız dolusu “ babam benim” diye yanıt verirdi… Ama şimdi ne yapacaktı? Bir yanda “babam benim” yanıtını bekleyen bir çocuk, diğer yanda ise bu sözü hiç duymamış bir delikanlı… Bu iki varlığın ortak noktası ise Yaşar Usta’ydı…
Yaşar Usta ne yapacağını düşünürken beklenmeyen bir şey oldu. Yusuf çocuğun önünü kesti, eğildi ve onu kollarından tutup:
-“Adın ne senin bakayım? ” dedi.
-…
-“Kaç yaşındasın sen? ”
-…
-“Aç bakayım ağzını, yoksa dilini mi yuttun sen” dedi gülerek ve çocuğun yanaklarına öpücük kondurdu…Ayağa kalktı, çocuğun saçlarını okşadı… Yusuf’tan ayrılan çocuk Yaşar Usta’ya doğru koştu… Yaşar Usta çocuğunu kucağına aldı…
Makbule Hanım, bir kez daha Yaşar Usta’nın imdadına yetişti ve çocuğun elinden tutup yanına aldı…
-“Askerliği nerede yapacaksın, nereye gidiyorsun? ” dedi Yaşar Usta Yusuf’a dönerek…
-“Antalya’ya gidiyorum. ”
-“Ben İzmir’de yapmıştım askerliği…. Hem de üç yıl… Bir mesleğin var mı? ”
-“Öğretmenim ben. ” dedi Yusuf “Öğretmen okulunu bitirdim. ”
-“Annen nasıl? ”
-“İyi” dedi Yusuf “otogarda bizi bekliyor. ”
Havadaki gerginlik biraz olsun dağılır gibi olmuştu… Yirmi yıl sonra karşılaşan baba ve oğlun konuşmaları kısa sürdü…
-“Biz artık gidelim. ” dedi Bahtiyar.
-“Ben de geleceğim sizinle. ” dedi Yaşar Usta “sizi yolcu edeyim. ”
-“Gerek yok” dedi Yusuf sert bir tonda.
Yaşar Usta Yusuf’un omzuna dokundu:
-“Sana göre gerek olmayabilir ama senin yerinde olsam karşımdaki insanı kırmazdım” dedi sevecen bir tavırla…
Evinden otogara olan mesafe Yaşar Usta için yaşamının en uzun yoluydu belki de… Bir yanda Yusuf’a kavuşmanın sevinci; öte yanda ise Yusuf’a veremediği baba sevgisinin utancı vardı… Yirmi yıldır içinin acıyan yanıydı Yusuf… Yaralarına hep tütün basmıştı… Niçinini, nasılını hep sorgulamış ama vicdanındaki yarayı bir türlü iyileştirememişti… “ Sen nasıl babasın? ” diyordu vicdanındaki ses “Yusuf’u niye hiç aramadın? ” Vicdanındaki sesin soruları hiç bitmiyor ve Yaşar Usta bu sorulara yanıt veremiyordu… Sigara üstüne sigara yakıyor, dumanı öldüresiye içine çekmekte buluyordu kurtuluşu…
Yirmi yıl sonra kendisinin yapmadığını Yusuf yapmış ve babasını arayıp bulmuştu… Yaşar Usta en çok da bunu hazmedemiyordu… Yedi aylıkken bıraktığı oğlu bir öğretmen olarak karşısındaydı ve bu duruma gelmesinde Yaşar Usta’nın hiç katkısı yoktu… Şimdi ne yapabileceğini düşünüyordu… Bundan sonrası nasıl olabilirdi? Acaba oğlu ile iyi ilişkiler kurabilir ve geçmişin yaralarını sarabilir miydi?
Kendini bu sorulardan kurtarmaya çalıştı… Otogara yaklaşmışlardı ve Yusuf’tan sonra ilk eşi ile de yirmi yıl sonra ilk kez karşılaşacaktı… Eşi mi onu bırakmıştı, yoksa o mu eşini, bu ayrılıkta annesinin payı ne kadardı? Gemileri yakarak Diyarbakır’ı terk ederken böyle olacağı hiç aklına gelmiş miydi? Bu soruların yanıtını bulmak için çok uğraşmıştı Yaşar Usta; ama bir türlü yanıt bulamamıştı…
Yaşar Usta kendini bu düşüncelerden sıyırdı… Perona gelmişlerdi… İlk eşi otobüsteydi… Bir baş selamı verdi Yaşar Usta… Eski eşi de aynı şekilde karşılık verdi ama otobüsten inmedi… Yaşar Usta da yanına gitmedi…
Yaşar Usta otogarın pastanesinden bir şeyler aldı ve Yusuf’a uzattı:
-“Yolda yersiniz” dedi.
-“Gerek yoktu” dedi Yusuf.
-“Bundan sonra Adana’da bir evin var senin. ” dedi Yaşar Usta “Kapımız hep açık olacak, eğer gelirsen bizi sevindirirsin. ”
-“Bakalım. ” dedi Yusuf iç çekerek “bakalım, zaman ne gösterecek. ”
Otobüs otogardan ayrılırken el sallayarak uğurladı Yaşar Usta oğlunu ve ilk eşini… Eve döndü… İçinden çalışmak gelmiyordu… Makbule Hanım eşindeki durgunluğu hissediyor ve onu kendine getirmek için elinden geleni yapıyordu.
-“Çay demledim bey!” dedi, “haydi balkonda içelim. ”
-“İyi olur. ” dedi Yaşar Usta…
Konuşmak istiyordu… İçindeki sıkıntıyı ancak konuşarak atabilirdi… Bir yağmur gibi bardaktan boşanırcasına yağmak istiyordu… Balkona çıktılar, eşinin verdiği çaya şeker attı ve uzun uzun karıştırdı Yaşar Usta…
-“Ben nerde hata yaptım Makbule? ” dedi, “Yirmi yıldır içim acıyordu… Yirmi yıldır vicdanım sızlıyordu… Yirmi yıldır uykularım kaçıyordu ve içimin acıyan yanı bugün karşıma dikildi… Ben nerde hata yaptım? ”
Makbule Hanım eşinin çaresizliğine derman olmaya çalışıyordu…
-“Olanla ölene çare yok bey” dedi, “Öyle ya da böyle, bak oğlun geldi seni buldu. Şimdi önümüze bakalım, bundan sonrasını düşünelim, ona sahip çıkalım, onunla bağımızı koparmayalım. ”
-“Allah senden razı olsun” dedi Yaşar Usta, “İçimi rahatlatıyor, bana nefes aldırıyorsun, seni doğuran nurda yatsın. ”
O gece Yaşar Usta tıpkı yirmi yıl önceki gibi evinin bahçesinde sabahladı… Sigara üstüne sigara yaktı… Yaşadıklarını düşündü… Geçmişini tekrar tekrar yaşadı… Yusuf’a veremediği baba sevgisini şu an içerde uyuyan üç oğluna verebilmiş miydi? Eğer verebilmişse, Yusuf’un suçu neydi? Yok veremiyorsa, kendisine baba demek mümkün müydü?
Kimi zaman ağladı… Kimi zaman ofladı… Kimi zaman buruk bir gülümseme yayıldı dudaklarına…Üç oğlu içerde uyuyordu…
Başından üç evlilik geçmişti Yaşar Usta’nın… İlk eşi ve Yusuf’u Diyarbakır’da bırakmıştı… İkinci eşi oğlu doğduktan bir süre sonra yakalandığı hastalıktan kurtulamamış ve ölmüştü… Makbule Hanım üçüncü eşiydi Yaşar Usta’nın… Makbule Hanım’la evlenene kadar ikinci oğluna da tam anlamıyla babalık yapamamıştı… Oğlu altı yaşına gelene kadar anneannesiyle kalmış, kendisi de çalışmadığı günlerde zamanını oğluyla geçirmişti… Makbule Hanım’la evlenince oğlunu da yanına almıştı… Diyarbakır’dan annesini de getirmiş ve yanına almıştı… Ama birkaç yıl önce annesini kaybetmişti… Şimdi üç oğlu içerde uyuyordu… “Ya Yusuf” diyordu kendi kendine “Yusuf’un günahı neydi? ” O da şimdi içerde uyuyor olabilirdi…
Hep ilk eşini suçladı… Neden evi terk etmişti? Neden Yaşar Usta’nın kuracağı yeni yaşamı beklememişti? Neden Yusuf’u babasız; Yaşar Usta’yı Yusufsuz bırakmıştı?
Sabah ezanı okunurken Yaşar Usta hala ayaktaydı… Kafasındaki dağınıklığı toparlayamamıştı… Yaşar Usta yaşamında hiçbir mutluluğun uzun süreli olmadığını düşünüyordu…
Yaşar Usta uzun bir zaman sonra normal yaşamına dönebildi… Yusuf’u merak ediyor, ondan haber bekliyor; ama normal yaşamını da sürdürüyordu… Bir gün eve geldiğinde Yusuf’u karşısında buldu… İzne giderken buraya da uğramak istemişti Yusuf… Çok sevinmişti Yaşar Usta… İçi içine sığmamıştı o gün… Yusuf’u ile yirmi yıllık yarayı sarabilecekler miydi? Bu kez mutluluğu uzun süreli olacak mıydı?
O gece ilk kez Yusuf’la baş başa kaldılar… Yaşar Usta söze nasıl başlayacağını bilemiyor, konuşmak istiyor ama bunu beceremiyordu…Yusuf ise ilk günkü gibi boynunu bükmüş ve önüne bakıyordu…
-“Yusuf” dedi, Yaşar Usta “Bazı şeyleri seninle konuşmak istiyorum, beni dinler misin? ”
-“Sizden bir açıklama beklemiyorum” dedi Yusuf, “Olan oldu ve yaşananları konuşmak kimseye yarar getirmez. ”
Yusuf’taki bu olgun tavırlara imrenerek baktı Yaşar Usta…
-“Hayır, beni yanlış anlama. ” dedi, “burada kimseyi suçlamayacağım, yalnızca yaşananları bir de benden dinlemeni istiyorum. ”
Yaşar Usta, hiç susmamacasına konuştu… Durup dinlenmeden anlatıyor, anlattıklarını tekrar yaşıyordu… Annesi ile eşinin kavgalarını, Diyarbakır’ı terk edişini, Adana’da çaresiz kalışını ve Yusuf’a olan özlemini anlattı…
Yusuf Yaşar Usta’yı büyük bir dikkatle ve sessizce dinledi… Yaşar Usta konuşmasını bitirdiğinde ise:
-“Anlattıklarınızı anlamaya çalışıyorum” dedi, “ama sizin anlattıklarınızla benim bildiklerim arasında birbirini tutmayan bir şey var… Annem, mektup yazdığınızı, bizi yanınıza almak istediğinizi bana hiç söylemedi… Her şeyi anlatan kadın bunu niye saklasın ki? ”
-“Bilmiyorum” dedi Yaşar Usta ama şaşırmıştı, “Allah şahidimdir ki, ben senin özleminle yanıp tutuştum ve her mektubumda sizi yanıma alacağımı yazdım. ”
O günden sonra Yusuf ve Yaşar Usta arasında buzlar erimeye başladı… Artık Yusuf mektup yazıyor, memlekete giderken Adana’ya mutlaka uğruyordu…
Bu gidiş gelişlerle birlikte Yaşar Usta olayın gerçek yüzünü öğrendi ve yazdığı mektupların eşine hiç ulaşmadığını anladı… Birkaç yıl önce kaybettiği annesiydi bu işin sorumlusu ve artık yapabileceği bir şey yoktu…
Yusuf’un karşısına çıkışından bu yana iki yıl geçmişti… Yirmi yılın acıları yavaş yavaş unutuluyor gibiydi… Ama bu mutluluk da uzun sürmedi, Yaşar Usta’nın yaşamında… Ani bir rahatsızlık baş gösterdi Yaşar usta’nın çalışkan ama yorgun bedeninde… Nefes almakta zorlanıyor, yakasına yapışmış bir öksürükten kendini kurtaramıyordu… Bir süre hastanede tedavi gördü… Teşhis konulduğunda ise artık çok geçti… Boş arazilerde, inşaatların soğuk betonlarında geçirilen geceler; öldüresiye ciğerlere doldurulan sigara dumanları ve çekilen acılar Yaşar usta’yı kanserin pençesine itmişti… Yusuf’a haber verildi… Baba-Oğul son görüşmelerini bir hastane odasında yaptılar… Yaşar Usta metin görünmeye çalışarak:
-“Yusuf” dedi, “sana karşı görevlerimi yapamadım… Bu saatte yalnızca seni nüfusuma almak istiyorum… Soyadımı taşıman bana mutluluk verecek. ”
Yusuf karşısında duran adamın son isteği olduğunu biliyordu bu konuşmaların… Yine de kabul edemezdi… Çünkü o, babasını herhangi bir beklenti ile aramamıştı…
-“Sizi aradım. ” dedi, Yusuf “çünkü babamı tanımak istedim… Sizi tanıdım ve bugünlere geldik. Bunun ötesinde bir beklentim yok… Sizi kırmak istemem ama benden böyle bir şey istemeyin. ”
-“Sen bilirsin. ” dedi Yaşar Usta… Yusuf’u zorlamak ve küstürmek istemedi…
Hiçbir tedavi yetmedi Yaşar Usta’ya ve daha elli yaşındayken sessiz sedasız göçüp gitti bu dünyadan…
Geride ise yirmi yıl boyunca arayıp sormadığı Yusuf ve baba sevgisine ihtiyacı olan üç çocuk daha bıraktı…

Fatin Murat SEFERBEYOĞLU
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------


                                                   S E H E R       Y E L İ

Onun adı Seher’di… Aydınlıkların başlangıcı ve güneşin müjdecisiydi O…Gönlünü Seher’in gönlüne düşüreli tam beş yıl olmuştu… Beş koca yıl… Ortalama bir hesapla insan ömrünün on ikide biri…
Neler sığdırmamışlardı bu beş yıla… Yalancı ayrılıklar mı dersin , birlikte ölümü düşünecek kadar çaresizlikler mi dersin , fiyasko ile sonuçlanan bir kaçış hikayesi mi dersin , polis takibinde geçen günler mi dersin , öyle çok şey yaşamışlar , öyle gözlerini karartmışlardı ki , her şeyi düşünmüşler ama bir gün bu noktaya geleceklerini hiç düşünmemişlerdi.
Fırat hep gücünü Seher’den almıştı… Sabahın seheri değil Fırat’ın Seher’iydi o… Seher olmadan güneş doğmaz , Seher’in serinliği yüzüne vurmazsa gün başlamazdı Fırat için… İçinde Seher olmayan tek bir gün , tek bir saat , tek bir an yoktu Fırat’ın dünyasında… Dört yanını Seher’le çevirmişler , yaşamını Seher’le örmüşlerdi sanki… “Böyle bir sevmek görülmemiştir” diyordu da başka bir şey demiyordu Fırat…
Bir yıl önce annesinin ölümü ile yaşadığı o acı dolu günler miydi sabahlarını Seher’siz bırakan? İlk damlayı gözünden düşürdüğü o sabahçı kahvesinden beri günlerce aylarca yana döne ağlamış be belki de Seher’ini ihmal etmişti…
“Sen deli akan Fırat’sın” derdi Seher , “öylesine gürül gürül akıyorsun ki ürkütüyorsun beni…” Fırat Seher’in dizlerine yatar masum bir bebek edası ile saçlarını Seher’in sevgi dolu ellerine bırakır: “Sen” derdi “ Fırat’ın kaynağısın… Sen olmasan ben bir hiçim… Deli de aksam , kırıp döksem de seni incitebilir miyim hiç? En zor anlarımda elimden tutansın , beni yaşama bağlayansın…Munzur’un karları değil midir Fırat’ı besleyen? Fırat demek Munzur demek değil midir?Sen Munzursun sevdiğim…Sen benim her şeyimsin karadutum?” Sonra başını kaldırır Seher’in gözlerinin içine bakarak sevdalarının şiirini okurdu dokunaklı sesiyle:

“Karadutum , çatalkaram ,çingenem
Ağaç isem dalımsın salkım saçak
Petek isem balımsın ağulu
Günahımsın , vebalimsin
Kadınım , kısrağım , karımsın”

Şimdi Çukurova’nın kızgın topraklarına serinliği taşıyan Seyhan’ın kıyısında iklimsiz , rüzgarsız , yapayalnızdı Fırat…Bir yıl içerisinde en değerli varlıklarını peş peşe yitirmiş dünyanın orta yerinde çar naçar kalıvermişti… Önce annesi göçüp gitmişti bu dünyadan ve giderken bir yanını da eksiltmişti Fırat’ın… Sonra Seher çıkıp gitmişti dünyasından… ama neden , ama nasıl , neler oluyor bile diyememişti Fırat…Bir an annesinin sözlerini anımsadı: “Bir ağaca kurt girmeyiversin kuzum” derdi… Evet , kurt Fırat’ın içine girmiş ve kemiriyordu onu… Her geçen gün bir parça daha eksiliyor , her geçen gün biraz daha yok oluyordu…
Ne yapacağını , nereye gideceğini , kime ne söyleyeceğini bilememenin hüznü ve çaresizliği içindeydi ve diline gelip yerleşen türküyü mırıldanmaya başladı:

“Nasıl yar diyeyim ben böyle yare
Mecnun edip çöle saldıktan sonra
Alemin bağında bülbüller öter
Nidem benim gülüm solduktan sonra”

Sanki türküyü söylemiyor , türküyü iliklerine kadar yaşıyordu Fırat… Hiçbir şeyin böyle olmasını istememişti oysa… Ne çok sevmişti Seher’i… seher için kimleri karşısına almamıştı ki… Seher için sokak ortasında yediği dayaklara ise gülüp geçmişti yalnızca…
Seher’i tanıdığı günlere döndü yeniden… Genç , deneyimsiz , ilk kez gurbete çıkmış bir üniversite öğrencisi olarak başlamıştı her şey…Üniversitedeki ilk yıl anne özlemi ve bu özlemin dayanılmaz olduğu anlarda dökülen göz yaşları ile geçmişti… Artık ikinci sınıftaydı ve yavaş yavaş kimliğini ve kişiliğini buluyordu… Üniversite kantininde otururken birkaç kez görmüştü Seher’i… Her zaman bakımlı , her zaman alımlı ve her zaman şık giyinen dalgalı saçlarını savurarak yürüyen kara gözlü , kara tenli bir kızdı Seher… Fırat Seher’i her gördüğünde derin bir iç çeker ve “Prensesim benim” derdi kendi kendine…
Bir gün Fırat arkadaşları ile otururken masalarına gelmişti Seher ve ilk kez orada tanışmışlardı… Elini uzatıp “Merhaba ben Fırat” dediğinde beş yıl sürecek zorlu , deli dolu bir yolculuğun başladığından haberi bile yoktu Fırat’ın…
Oysa şimdi burada yani Seyhan’ın kıyısında “harç bitti , yapı paydos” diyordu yaşamın acımasız yüzü… Buna izin vermeli miydi , yoksa bir kez daha yüzünü yere yıkıp aramalı mıydı Seher’i? Son görüşmelerinde yaşamı boyunca duymak istemeyeceği şeyler duymuştu Seher’den… Hem de o sözleri öyle pervasızca söylemişti ki Seher , Fırat şakın , kırgın ve çaresiz günlerce kimseyle konuşmamıştı… Beş koca yıldan elde kalan kulaklarını sağır eden bir ses tonu ve yakılıp yıkılmış , talan edilmiş bir gönül mü olacaktı?Bunu bir türlü hazmedemiyor ve eli telefona bir türlü gitmiyordu… Ama bir şeyler yapmalı ve Seher tekrar kendine dönmeliydi… Birden yerinden kalktı ve biraz daha düşünürse kararından vazgeçecekmişçesine koşar adımlarla postanenin yolunu tuttu… Telefonun tuşlarına basarken ikircikliydi…Bu görüşme ya Sabahlarını Sehersiz bırakacak ya da güne Seher yeli ile başlayacaktı…
Telefonu açan Seher değildi… Seher’in annesi açmıştı telefonu ve Fırat’ın yıldızı hiç barışmamıştı onunla… En başından beri bu ilişkiye karşı çıkmış ve Fırat’ı hiç mi hiç benimsememişti… Seher’le nişanlandıkları gün bile Fırat ve ailesinin eğlenmesine izin vermemiş ve onları evden kovmaktan beter etmişti… Ama yine de aldırmamıştı Fırat… Ailesine karşı başı öne eğilmişti ama Seher için yapamayacağı şey yok gibiydi…
-Ben Fırat Seher’le görüşebilir miyim? dedi buz gibi bir ses tonu ile.
-Seher , kardeşleri ile çarşıya çıktı.
-Ne zaman dönerler biliyor musunuz?
-Bilmiyorum ama seninle görüşeceğini sanmıyorum Seher’in.Bu iş bitti , anla artık ve kızımı rahat bırak , dedi tıslar gibi bir ses tonu ile kadın.
-Sizin bilmediğiniz şeyler var , sizin anlayamayacağınız şeyler var , biz kendi sorunumuzu kendimiz çözeriz , dedi Fırat kararlı bir biçimde…
-Konuşacak bir şey yok , uzatma artık , dedi karşısındaki ses ve Fırat’ın konuşmasına fırsat vermeden telefonu kapattı…
Fırat ahize elinde donakalmıştı… Başından aşağıya kaynar sular dökülüyor , tırnakları sökülüyor ama kılı kıpırdamıyor , hiçbir şey hissetmiyordu Fırat… Postaneden çıkıp sokakta serseri bir mayın gibi dolaşırken “Seher’den cesaret almasa bu kadar keskin konuşamazdı bu kadın , demek ki değişen hiçbir şey yok , yani akıntıya kürek çekiyorsun sen oğlum!” diye mırıldandı kendi kendine Fırat…
Damarlarından kanı çekiliyor , başı dönüyor , ayakları birbirine dolanıyordu. Olanlara bir anlam vermek mümkün değildi. Fırat için… Bunca yaşananları bir kalemde silip atabilecek bir güç yok , diye düşünmüştü hep… Ama varmış işte? Uğruna ölümleri göze aldığı Seher , şimdi yüzüne bile bakmıyor , arkasını dönmüş gidiyordu… Fırat’ın yaşamına girerken de bir şey sormamış , çat kapı gelip kuruluvermişti gönül sarayına… Daha ilk karşılaşmalarında kırk yıllık bir dost gibi geliveren kız , şimdi yaşanan koskoca bir beş yılın ardından olmadık sözler söyleyerek hatta annesine “rahat bırak kızımı” dedirtecek kadar kırk yıllık bir düşman gibi gidiveriyordu… Ve Fırat git demekle kal demek arasında bocalıyor , bocaladıkça da bunalıyordu…
Fırat gözünü açtığında adımlarının kendisini eve taşıdığını fark etti… Nasıl gelmişti buraya? Oysa kafasında eve dönmek gibi bir düşünce yoktu… Kapıyı açtı , ceketini çıkarıp yere bıraktı , tam odaya girecekti ki ayakkabılarını bile çıkarmadığını fark etti ve acı bir gülümseme ile: “ ahhh minel aşk!” (her şey aşk yüzünden) dedi… Olduğu yerde ayakkabılarını çıkarıp kutsal bir eşya gibi sakladığı albümü çıkartıp fotoğrafları tek tek karıştırmaya başladı… Her fotoğrafı uzun uzun inceliyor ve o anları sanki yeniden yaşıyordu… Kimi zaman gülüyor , kimi zaman hüzünleniyordu… Fırat elindeki fotoğraflarla geçmişe doğru bir yolculuğa çıkmıştı…
O gün Fakülte kantininde tek başına oturuyordu Fırat… Dersler artık bitmek üzereydi ve canı son derse girmek istememişti… Hava kararmış ve kantinin ışıkları yanmıştı ve dışarıda buz gibi bir hava vardı… Çayı ve sigarası -yani Fırat’ın vazgeçilmezleri- ile birlikte yalnızlığın limanına sığınmıştı… Gittikçe yaklaşan ve sonunda yanında duruveren ayak seslerinin kime ait olduğunu görmek için kafasını kaldırdığında Fırat donup kalmıştı… Gördüğü her yerde içini titreten ve aşkla “Prensesim benim” dediği Seher , karşısındaydı , yanı başında durmuş ve Fırat’a bakıyordu…
Seher, Fırat’ın bir şey demesini beklemeden Fırat’ın karşısındaki sandalyeye oturuverdi… Gülümsüyor , Fırat’tan bir söz , bir hareket bekliyor ama Fırat dili tutulmuş , şaşkın , donuk gözlerle Seher’e bakıyordu…
Fırat şaşkınlığını üzerinden atmaya çalışırken Seher kırk yıllık bir dost gibi: “Bir çay içeriz di mi birlikte?” dedi , gülümseyerek…
-Ta… Ta… tabiî ki” dedi , Fırat yerinden fırlayarak çay ocağına doğru yürüdü…Elinde iki çayla döndüğünde Fırat biraz daha kendine gelmiş gibiydi…
-Ne zamandır seninle konuşabilmek için fırsat arıyordum… Seni burada yalnız görünce işte tam zamanı dedim kendi kendime…” dedi Seher…
Fırat hiçbir şey anlamıyordu , Seher’in bu hareketlerine bir anlam vermeye çalışıyor ama bunu başaramıyordu… heyecanını gizlemeye çalışarak:
-“Hayırdır , kötü bir şey yok di mi?”dedi.
Seher omuz silkerek : “hayır canım , niye kötü bir şey olsun.Yoksa sevmek sana göre kötü bir şey midir?” dedi…
Fırat artık bunların bir hayal olduğunu düşünmeye başlamıştı… Yoksa böylesine bir rahatlık olabilir miydi? Tam yüzüne okkalı bir yumruk yemiş boksör gibi hissediyordu kendini… “Evet” dedi kendi kendine , “şimdi hakem saymaya başlayacak ve ben uyanacağım.” Sandalyede toparlandı , sigara paketini uzandı ve bir sigara yakıp derin bir nefes aldıktan sonra:
-“Sevmek kötü olur mu hiç , yeter ki anlamını bilsin insanlar.” dedi , gayri ihtiyari…
Seher , öyle kararlı , öylesine dik duruyordu ki Seher’in bu hali Fırat’ı daha çok şaşırtıyor ve sözcükleri toparlamasına engel oluyordu.
Seher çantasından bir kağıt çıkardı ve kağıda bir şeyler yazdı… Sonra gülümseyerek kağıdı Fırat’a uzattı ve arkasına yaslandı…
Sanki ben elimden geleni yaptım artık söz sırası sende der gibiydi… Fırat ne olduğunu anlamıyor ama içindeki merak onu kağıdı okumaya zorluyordu… Kağıdı okuduktan sonra Fırat’ın şaşkınlığı doruk noktasına çıkmıştı… Hani herhangi bir yeri kesilse bir damla kan akmayacak durumdaydı Fırat… Elindeki kağıtta yazılanları tekrar okudu… Hayır hayal görmüyordu , elinde tuttuğu kağıtta Seher’in çığlığı yazıya dökülmüştü….
“Sen” diyordu Seher , “sen Çukurova’nın esmer çocuğu! Gönlüm gönlüne düştü neyleyim.”
Fırat , kendini toparlamaya çalışarak başını kaldırdı ve Seher’e baktı ve Seher’in suçlu bir çocuk gibi başını öne eğdiğini ve tırnakları ile oynadığını gördü. Roller değişilmişti ve bu kez içine kapanan Fırat değil Seher’di…
Fırat usulca oturduğu yerden kalkıp çay ocağına gitti ve iki çay alarak geri döndü… Bir yandan çayını yudumlarken bir yandan da sigarasından derin bir nefes çekiyordu ki Seher’in “bu işkence bitsin” dercesine haykıran sesiyle irkildi: “Susarak mı reddediyorsun ya da cezalandırıyorsun beni?”
-“Ceza mı?” dedi Fırat , “kimseye caza falan verdiğim yok benim… Şaşkınım o kadar… Her gün bu kantinde gördüğüm ve her görüşümde iç çekip ‘Prensesim benim’ dediğim kız , şimdi karşımda ve beni sevdiğini söylüyor , ne diyebilirim ki?”
Seher , uzanıp Fırat’ın ellerini tuttu ve insanı sevgiye boğan bir sesle:
“Bir şey söyleme… Ben anladım gerisini.” dedi…
O gün aralık ayının dördüydü ve o günden sonra her ayın dördü Fırat ve Seher için ayrı bir anlam taşımaya başlamıştı…
Fırat elindeki fotoğrafları bırakıp ayağa kalktı… Her şey üstüne üstüne geliyordu…Sanki bir el boğazına yapışmış ve öldürürcesine boğazını sıkıyordu… Kendini balkona zor attı… Bir yangında dumanlar arasında kalmış da bir damla oksijen istiyormuşçasına derin derin soluk almaya başladı… Bir türlü anlam veremiyordu… “Neden?” diyordu , “ben bunu hak edecek ne yaptım?” Gözlerini boşluğa yatırdı ve dudaklarından dizeler dökülmeye başladı:

“Beş sene yaşadın gönlümde misafir demedim
Bu firar aklına nerden ne zaman esti senin.”

Şimdi , şu anda bir kuş olup , kanatlanmak, gökyüzünün maviliğinde bulutlara yoldaş olmak ve Seher’e ulaşmak istiyordu… Seher’in avuçlarına konmalı , gözlerini gözlerine çevirip: “Benim sevdiğim nerede?” diye sormak istiyordu… Nazım Usta’nın dediği oluyordu… Hani bir şiirinde ne diyordu Usta: “Kim bilir günün birinde sevdiğin kadın seni sevmez olur / ufak iş deme / yemyeşil bir dal kırılmış gibi gelir insana…”
Fırat’ın baharları soluyor , yapraklarına gazel vuruyor ve fidanlar içini kanatarak kırılıyordu… Bir yanda beyni , yaşamdır bu diyordu , her şeyin bir sonu vardır , öte yanda yüreği olmaz diyordu, bu sevginin sonu olamaz… Yüreğine söz dinletemiyordu… Gözlerinden usul usul yaşlar boşanırken elini cebine attı ama sigarası kalmamıştı…Oysa daha iki saat önce açmıştı bu paketi…
-“Ana… Anam…Güzel anam” dedi kendi kendine , “şu an sana ne kadar ihtiyacım var bir bilsen” Bunları söylerken artık istese de kendini tutamıyor ve sarsıla sarsıla ağlıyordu… Gözyaşlarını hüznün çaresizliğine yoldaş etmişti… Ayıpsa varsın yüz bin kere ayıp olsundu , günahsa varsın yüz bin kere günah olsundu , şu an Fırat’ı rahatlatan tek şey ağlamak , doya doya , sarsıla yıkıla ağlamaktı…
Seher’le birliktelikleri gün yüzüne çıkmaya başlayınca Fırat için de zor günler başlamıştı…Arkadaşları bu birlikteliği onaylamıyor ve eleştirilerini birbiri arkasına sıralıyorlardı…
“Dava” diyorlardı, “mücadele” diyorlardı, “aşkla meşkle işimiz olamaz diyorlardı… Ağzını açan düşünmeden tartmadan sözcükleri sıralıyordu ama Fırat “sevmek” diyordu “sevgiyi yok sayarsanız hangi mücadeleden söz edebilirsiniz?” diyordu, “ en insan yanımızı törpüleyerek insanlara insanlığımızı nasıl anlatacağız?” diyordu… Diyordu ama bir şeyleri değiştirmeye gücü yetmiyordu… Arkadaşları acımasız eleştirilerine devam ediyor ve Seher’in giyim tarzından yaşam biçimine kadar her şeyini yerden yere vuruyorlardı… “Böyle bir insan mı senin yol arkadaşın olacak?” diyorlardı…. “Burjuva özentisi ile dolu süslü bir bebek mi senin yoldaşın?” diyorlardı… “Daha halkı tanımayan bir boyalı bebekle mi halka halkı anlatacaksınız?” diyorlardı…
Fırat , tüm söylenenlere karşı koydu , direndi , inat etti “her insan mücadele edilmeye layıktır.” dedi , “bunun için bir yerlerden başlamak gerekiyor” dedi ve Seher için arkadaşlarından kopmayı , yalnız kalmayı göze aldı… Gerçekten de geçen zaman Fırat’ın arkadaşları tarafından dışlandığını,yalnızlaştırma ile cezalandırıldığını gösterdi herkese… Fırat sessiz bir çığlıkla karşıladı bunu ve “ne yapalım ki sevmeyi bilmeyenler sevenleri mağluplar hanesine yazıyorlar.” dedi kendi kendine…
Fırat , Seher için mücadele ediyor , Seher’in ufkunu genişletmeye çalışıyor , soran , araştıran , düşünen bir birey olması için elinden gelen her şeyi yapıyordu… Seher’i karşısına alıyor: “Unutma” diyordu , “düşündükçe sorarsın;sordukça öğrenirsin;öğrendikçe büyürsün.” Bir başucu kaynağı gibi aklında tutması için Seher’e şu dizeleri sıkça tekrarlıyordu:

“Annelerin ninnilerinden
Spikerin okuduğu habere kadar
Yürekte , kitapta ve sokakta
Yenebilmek yalanı
Anlamak sevdiğim
O bir müthiş bahtiyarlık
Anlamak gideni ve gelmekte olanı.”

Fırat’ın çabaları Seher’de gözle görülür biçimde karşılığını buluyordu… Seher değişiyor , gelişiyor , yaşamı bambaşka bir gözle yeniden keşfediyordu… Seher böylesine ilerlerken Fırat’a da kayıtsız şartsız teslim olmuştu…Her şeyin en iyisini Fırat bilirdi , Fırat ne yaparsa doğruydu , ne söylerse haklıydı… Fırat hiç yanılmazdı….
Seher’in bu teslimiyeti zamanla Fırat’ta olumsuz etkiler göstermeye başladı… Fırat’ın içindeki-ta çocukluğundan beri süregelen ve zamanla bastırdığı-feodal duyguları ön plana çıkarmış ve Fırat-Seher ilişkisinde ezen-ezilen ortaya çıkmıştı…Fırat yer ve zaman dinlemeden Seher’e yükleniyor , kırıyor , döküyor ve kırıp döktüklerini toplama ihtiyacı bile duymuyordu… Seher istediği biçimde giyinemezdi…Seher istediği ile arkadaşlık kuramazdı… Seher yolda sokakta Fırat’ın elini tutamazdı…Fırat’ın onaylamadığı hiçbir şey yapılamaz , Fırat’ın izin vermediği hiçbir düşünce dillendirilemezdi…
Bütün bu yaşananlara bir de Seher’in ailesinin baskısı eklenmişti…Seher’in annesi ve babası bu ilişkiyi hiç onaylamıyor , özellikle babası dostları , arkadaşları aracılığıyla ilişkiyi göz altında tutuyordu… Seher ailesindeki baskıdan kaçıyor , sığınacak bir liman , tutunacak bir dal gibi Fırat’a geliyordu… Hatta öyle bir noktaya gelmişlerdi ki Seher evde konuşulan her konuyu , yapılan her tartışmayı sözcük atlamadan Fırat’a anlatıyor ve Fırat ile Seher’in babası birbirlerini hiç tanımadan birbirlerine öfke büyütüyorlardı… Fırat sevdiği ,Seher’in babası kızı için mücadele ediyordu ama olan Seher’e ve sevgilerine oluyordu…
Fırat kendisine yönelen her tehdidin baş sorumlusu olarak Seher’in babasını görüyor ve Seher’in anlattığı her olay Fırat’ın içindeki öfkeyi kamçılıyordu…Hatta bir gece Seher’i bırakmış eve dönerken dört kişiden nedensiz yere yediği meydan dayağını bile Seher’in babasına fatura etmişti Fırat… Öyle ya , bu kötülüğü ondan başka kim yapabilirdi…
Fırat , anılardan kurtulmak istercesine ani bir hareketle kendini sokağa attı… Şu an istediği tek şey sigaraydı… Bir sigara yakıp Ahmed Arif’in dizeleriyle, ilk nefeste yarılamak istiyordu…İç yaralarına tütün basmak , acılarını dağlamak istiyordu… Yürürken boş bir çuvaldan farksız hissediyordu kendisini… Hiçbir şey ona zevk vermiyordu… Ne ağaçların yeşili ne suların maviliği ne de gökyüzünde dönüp duran kuşların cıvıltısı hiçbir şey ama hiçbir şey Fırat’a yaşama heyecanını geri vermiyordu..
Sigarasını alıp Seyhan’ın kıyısına yürüdü… Her canı sıkıldığında , çaresiz, kimsesiz kaldığı her anda Seyhan’a sığınırdı Fırat… Seyhan’ın çağıldayan sularına bakar ve yalnızlığı hüküm sürdüğü iklimlere sürerdi atını… Oysa şimdi aradığı yerin burası olup olmadığı konusunda kuşkuları vardı… Dertleşmek , konuşmak , içindeki hüznü boşaltmak istiyordu… Ve ayakları onu huzura , huzur bulduğu tek yere götürdü…
Kendi elleriyle indirmişti annesini bu mezara… Derdinin tek ortağı , yaşamının en büyük anlamı ve huzur bulduğu tek limandı annesi… Onu kaybettikten sonra buraya gelir olmuştu Fırat… Annesinin gül yüzünü saklayan bu toprak yığınında arar olmuştu huzuru…
-“Ben geldim , ana can” dedi dudakları titreyerek , “çar naçar kaldım , örselendim , hırpalandım ve dönüp dolaşıp yine sana geldim.” Annesinin baş ucuna usulca çöktü… “Seher gidiyor ana” dedi “Sen gittin ya , herkes bir bir bırakıp gidiyor beni… Oysa ne çok severdin onu di mi ana… ‘Kara Kızım’ derdin , şu okulu bitirdiğinizi sizi baş-göz ettiğimi bir görsem derdin…”
Fırat yüzünün deltasında coşan göz yaşlarını tutamıyor bir yandan da saygıyla , özlemle ve acıyla annesinin toprağını okşuyordu…
Yaşadıkları sevda başlarına türlü işler açarken Fırat ve Seher artık dayanma güçlerini yitiriyorlardı… Bir çıkış yolu olmalıydı… Her an her saniye birlikte olmak istiyorlar,birilerinden, bir şeyler kaçmadan ilişkilerini doyasıya yaşamak için çırpınıyorlardı… Ama yoktu işte… Hiçbir çıkarları kalmamıştı… Doluya koymuşlardı almamıştı;boşa koymamışlardı dolmamıştı… Ve bir sabah o büyük kararlarını verdiler:
Üniversiteyi bırakacaklar ve kaçacaklardı… Fırat’ın annesi ile yaşayacaklardı… Fırat bir iş bulup çalışacak,Seher evde onu bekleyecekti… Böyle olsun istememişlerdi ama Seher’in babası onlara başka bir yol bırakmamıştı…Biletlerini aldılar ve kimseye bir şey söylemeden kenti terk ettiler… O gece onlara öylesine uzun gelmişti ki gecenin uzunluğunu birbirlerine sarılarak ve birbirlerinden güç almaya çalışarak zor geçirmişlerdi…
Sabah otobüs terminale girdiğinde ikisi de şaşkındı… Bundan sonrası için plan yapmışlardı ama Fırat’ın annesi ve kardeşleri olayı nasıl karşılayacaklardı… Her şeyi hesaplamışlardı ama yine de eve gitmeye korkuyorlar;biz geldik demeye çekiniyorlardı… Fırat annesinden değil ama ağabeyinin vereceği tepkiden çekiniyordu… Terminalde bir çay bahçesine oturdular,uzun uzun konuştular ve sonunda Fırat’ın güvendiği bir tanıdıklarında karar kıldılar… Önce Kemal Ağabeylerine sığınacaklar ve kaçış kararlarını Kemal ağabeyleri aracılığıyla duyuracaklardı…
Az sonra Kemal ağabeylerinin evindeydiler… Ve salonun ortasında pimi çekilmiş bir bomba gibi dolaşıp duruyordu Fırat’ın ağabeyi Salih… Kendini kontrol etmekte zorlanıyor… Bu zorluğu aşmak istercesine serseri adımlarla ortada dolaşıyordu…Ve nihayet Fırat ve Seher’e bir asır gibi gelen dakikalardan sonra
Salih , sert ve alaycı bir tonda:
-“Evet” dedi “Sizi dinliyorum,anlatın bakalım nedir derdiniz?”
Fırat , titreyen bir sesle: “Biz,birbirimizi seviyoruz.Ama Seher’in ailesi bizi bize bırakmıyor” dedi.
Seher söze karışarak: “ Babam bizi tehdit ediyor,bu ilişki devam ederse gözümü kırpmam seni öldürürüm,diyor” dedi.
Salih , onları hiç dinlemiyordu,pencereden dışarıya bakıyor,ara sıra başını sağa sola sallıyor,alnına biriken terleri avucunun içi ile siliyordu.Fırat ve Seher hep anlattılar,çektikleri zorlukları,Seher’in babasının kendileri ile uğraşmasını,birbirlerini görebilmek için ne sıkıntılar yaşadıklarını birbiri ardına sıraladılar.
Salih sakince : “Tamam anladım,bundan sonra planınız nedir?Nasıl yaşayacak ve nasıl geçineceksiniz?” dedi.
-“Ben meslek lisesi mezunuyum biliyorsun ağabey, Üniversiteyi bırakır ve bir fabrikada iş bulurum.Kendimizi toparlayana kadar annemle yaşarız.”dedi Fırat.
-“Peki eşinin isteklerini nasıl karşılayacaksın?Ne yedirip ne giydireceksin?”
Seher hemen araya girerek:”Benim Fırat’ın yanında olmak dışında hiçbir isteğim yok.Bir etekle yaşamayı da bilirim ben , tuzu ekmeğe katık yapmayı da… Anla ağabey,biz birlikte olmak dışında bir şey istemiyoruz.” dedi ve gözlerinden boşanan yaşlar yanaklarından süzüldü…
-“Biz varlık içinde doğup büyümedik ki yokluk zorumuza gitsin.Seher yanımda olsun, başka bir şey istemiyorum ben.” dedi…
Salih gök gürültüsünü andıran bir sesle “yeter” diye bağırdı.
-“Yaşamın zorluklarını bilmiyorsunuz , bana edebiyat yapıyorsunuz.Fabrikada iş bulacakmış da bir etekle yaşarmış da… Siz kimsiniz be…Hangi ülkede yaşıyorsunuz… İşsizlik alıp başını gitmiş siz fabrikadan bahsediyorsunuz… Bütün fabrikalar da Fırat’ın yolunu gözlüyordu… Güldürmeyin adamı… Güldürmeyin değil delirtmeyin adamı…”
Salih kalktı , salonun ortasında bir iki tur attı, o an salonda bulunanların nefes alışları dışında hiçbir şey duyulmuyordu…
-“Bugün bu ülkede yüz binlerce genç üniversiteye girebilmek için gecesini gündüzüne katarken siz elinizdeki fırsatı hovardaca tepeceksiniz öyle mi?Peki neden,baban zorluk çıkarıyor diye…Adam kızını korumayacak mı?Adam kızını tanımadığı birine karşı kollamayacak mı?”
Fırat’a bakarak:
-“Sen adam için şu anda nesin ve kimsin? Adamın gözünde hangi sıfatı taşıyorsun?”
Fırat koltukta ufacık kalmıştı… “Ben…. Ben…” diyebildi yalnızca…Salih tekrar başladı gürlemeye:
-“Seher şimdi beni iyi dinle , ailen yokluğunu ne zaman hissedecektir?”
-“Şu an şehir dışındalar ve ben yurtta kalıyorum,yurdu aramazlarsa yokluğumu fark edemezler.”dedi Seher…
-“Hemen ilk otobüsle geri döneceksiniz.Hiçbir şey olmamış gibi okulunuza devam edeceksiniz.Okulunuz bitince de baban zorluk çıkarmayı sürdürürse o zaman seni ben ellerimle kaçırıp sizi evlendireceğim…Sözü daha fazla uzatmaya gerek yok..” dedi.
Fırat bir yardım beklercesine konuşmaları dinlemekle yetinen annesine baktı… Annesi oğlunun kız kaçıracak kadar büyümüş olduğunu düşünerek gülümsüyor ama sonunu düşünmeden bir maceraya atıldığı için de gülümsemesine hüznünü karıştırıyordu…
O gün başarısız bir kaçış öyküsünden geriye yalnızca Fırat ile Seher’in yol yorgunluğu kalmıştı…Tekrar öğrenimlerine başladılar ve Seher’in ailesi fark etmeden kaçış öyküsünü bitirdiler.
Üniversitenin son dönemi Fırat ve Seher ilişkisinde belki de tehlike çanlarının çaldığı dönemdi… Fırat annesini kaybetmişti ve bu erken gelen beklenmedik ölüm Fırat’ı yaşamdan uzun süre koparmıştı… Seher’in ihmal edildiği , yalnız kaldığı bir süreçti bu dönem…
Üniversiteyi bitirip ayrı kentlere öğretmen olarak atandıktan sonra Salih sözünü tutup Seher’i ailesinden istedi ve Seher’in babası olumlu yanıt verince Fırat ile Seher nişanlandılar… Nişanlandılar ama asıl tehlike Seher’in babası değil annesiydi… Her fırsatta Fırat’ı aşağılıyor,tersliyor ve ilişkiyi bitirebilmek için elinden geleni yapıyordu…
Beş yıl boyunca her şeye direnen Seher , annesinin bu tavırlarını göremez olmuş ve ihmal edildiği , unutulduğu dönemlerin de etkisiyle sevdasını taşıyamaz duruma gelmişti…
Beş yıl boyunca kayıtsız şartsız Fırat’a teslim olmuş bir Seher yoktu şimdi…Seher sorguluyordu ama yanlış kişiyi yanlış zamanda sorguluyordu… Fırat her şeyi sorgula demişti ama bunu hiç düşünmemişti… Ellerinde büyüttüğü kuş uçup gidiyordu şimdi başka diyarlara… Saklında tut hançerini Seher , koru kendini derken Seher hançerini Fırat’a saplıyordu…
Mezarın başında oturduğu yerden yavaşça kalktı Fırat… “Ana” dedi “şimdi gidip Seher’i son kez arayacağım… Ya sabahlarımda Seher yeli esecek eskisi gibi ya da yalnızlık ikliminde kanayan bir yara ile yaşayacağım senle kavuşacağımız güne kadar… Ben gidiyorum ana , ya devlet başa ya kuzgun leşe…”
Fırat annesinin yanında gerçekten aradığı huzuru bulmuştu… İç fırtınaları dinmiş yüzüne bir dinginlik gelip yerleşmişti… Kendine güvenen , ne yaptığını bilen adımlarla en yakın postaneye gidip hiç beklemeden numarayı çevirdi…
-“Alo”
Evet bu Seher’di…
-“Seher benim” dedi Fırat “ Senimle konuşmak için aradım.”
-“Konuşacak hiçbir şey yok… Bu iş bitti diyorum , düş artık yakamdan…”
-“Seher, sözlerini tart lütfen, beni tanımaz gibi davranma… Nerde, ne zaman onursuzluğumu gördün ki bana düş yakamdan diyorsun.”
-“Sözü uzatma konuşmak istemiyorum… Yalnız bir şeyi merak ediyorum… Anneme söylediğin sözün anlamı ne?”
-“Ne demişim ki” dedi Fırat…
-“Bilmediğiniz şeyler var demişsin… Nedir annemin bilmediği şeyler, sen kendini ne sanıyorsun,ne demek istiyorsun sen?”
Fırat donmuştu… Beş yıl uğruna her türlü zorluğa katlandığı sevdiği bu muydu?
Uğruna arkadaşlarını sildiği , mücadelesinde yalnızlığa itildiği , annesine üzüntüler yaşattığı kız bu muydu? Bir insan bunca yaşananlardan sonra bu kadar acımasız , bu kadar pervasız , bu kadar kendini bilmez olabilir miydi?
-“Bak Seher” dedi “seninle ilk kez değil ama son kez konuşacağım… Birincisi istenmediği yerde bir hırsız bir de yüzsüz bulunurmuş ve ben hırsız da değilim yüzsüz de…Bitti diyorsan bitmiştir , gidene kal , gelene dur demem ben… İkincisi ise annenin bilmediğini düşündüğüm şeyi yazık ki sen de bilmiyormuşsun…Nedir o bilmediğiniz biliyor musun ? Sevgi….”
-“Bana masal anlatma Fırat , bu iş bitti , beni de ailemi de rahat bırak…”
-“Seni de aileni de rahat bırakıyorum… Yeni yaşamın uğurlu kademli olsun.”
Seher’in konuşmasına fırsat vermeden telefonu kapattı… Postaneden dışarı çıkıp ellerini cebine sokup yürümeye başladı… Yanaklarından yaşlar boşanırken , dilinden bir sevdanın ardından söylenmiş şu dizeler döküldü…

“Şimdi anlıyor ki mavi gözlü dev
Dev gibi sevgilere mezar bile olamaz
Bahçesinde ebruli hanımeli açan ev.”

Fatin Murat SEFERBEYOĞLU
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
                                                        
                      TUSAK ÖZGÜRLÜKLER
              Üç arkadaşı ile bir barda oturmuşlardı… Arkadaşları hararetli hararetli konuşurken o, arkadaşlarını izliyor ve onlardaki değişimi anlamaya çalışıyordu…
Tam karşısında Öner oturuyordu… Kavgaya gözü kapalı girer, kendini hiçbir şeyden sakınmazdı… Yaptığı işin sonunu düşünmez, ne olacaksa olsun, derdi… Şans oyunları oynanan bir büfe işletiyordu şimdi…
Sağ yanında Haydar oturuyordu… Grupta alınan kararların uygulayıcısıydı… Bir adım atmadan iyice düşünür, artıları eksileri yan yana koyardı… Bazen onları çıldırtacak kadar ince eler sık dokurdu… Haydar, şimdilerde bir Türkü bar işletiyordu…
Sol yanında Ali Kemal vardı… Bildirileri kaleme almak onun işiydi… Geceleri yazılamaya çıktıklarında Ali Kemal yeteneğini duvarlarda da gösterirdi… Reklam ajansı sahibiydi artık Ali Kemal…
Bir yandan arkadaşlarına bakarken bir yandan da aklının bir türlü almadığı bu Türkü Bar işini düşünüyordu… “Türkü ile içki yan yana gelirdi ama bu biçimde gelmemeli” diyordu, kendi kendine… Bir zamanlar, dost meclislerinde saz eşliğinde söyledikleri türküler, marşlar şimdilerde içenlerin mezesi olmuştu… Bu nasıl bir değişimdi… Sazın o güzelim sesi, şimdilerde yerini kapalı, basık bir ortamda çalan gök gürültüsüne benzer seslere bırakmıştı… İnsanlar birbirlerini duymak için bağıra çağıra konuşuyor, bir yandan çatal, bıçak sesi geliyordu… Öner:
-Ne düşünüyorsun be kardeşim, seni açılasın diye buraya getirdik, sen iyice içine kapandın, dedi.
-Yok, dinliyorum sizi…
-Dinleme kardeşim, sen de konuş…
Haydar:
-Bak çekinme, istediğin bir şey varsa söyle, dedi.
-Sağ olasın, beni dert etmeyin siz, rahatınıza bakın…
Ali Kemal:
-O şimdi, tahtaya yazıyor, hele bir yarın olsun da bakın nasıl hesap soracak bizlere, öyle değil mi üstat! Ali Kemal sözünü bitirir bitirmez bir kahkaha patlattı arkadaşları…
Bütün arkadaşları gülüyor; ama o gülemiyordu… Gülmek gelmiyordu içinden…
-Ne yazılacak bir şey, ne sorulacak hesap kalmış dedi usulca… Ama sesini kimseye duyuramadı…
Cezaevinden çıkalı iki ay kadar olmuştu… Dört duvar arasında geçen yirmi yılın ardından dışarıdaki yaşama ayak uydurmak hiç de kolay olmuyordu… Hiçbir şey bıraktığı gibi değildi… Değişimin mutlak olduğuna yürekten inanırdı; ama dışarıda tanık olduklarını değişimle açıklayamıyordu…
Aslında dışarıya çıktığı ilk gün tanışmıştı bu adını koyamadığı değişimle(!).. Cezaevindeyken her şeyi farklı düşünüyordu… “Bir gün mutlaka buradan çıkacağım ve arkadaşlarla bir olacağım” diyordu kendi kendine ve neredeyse kendinden bile gizleyerek “en çok da onu özledim” diye ekliyordu… Arkadaşları ki, birlikte mücadele etmişler, kurşunlara hedef olmuşlar, ölümüne sarılmışlardı birbirlerine… Aynı inancın umudunda kesişmişti yoları… Darbenin insanları farklı iklimlere savurduğu günlerde bile, bir yolunu bulup haberleşmişler, birbirlerinden güç almışlardı... O uzun süren sorgulamalar, yargılamaların ardından kesilmişti haberleşmeleri…
Darbe baskısının azaldığı günlerde haber alabilmişti ilk kez arkadaşlarından... Bir arkadaşının işkencede öldüğü haberi yüreğini öylesine yaralamıştı ki günlerce uyuyamamış, ağlayamamıştı… Birkaç arkadaşı ilk mahkemede serbest kalmış, bir arkadaşı da kendisi gibi on yılın üstünde hüküm giymişti… Serbest kalan arkadaşları birkaç kez cezaevinde ziyarete gelmişler, birkaç kez de mektup yazmışlardı… Onlarla bunların dışında bir daha iletişim kuramamıştı… Cezaevinden çıktığı güne kadar arkadaşlarından umudunu kesmemiş, onlarla tekrar buluşup aynı sıcak ilişkiyi kuracağına kendisini inandırmıştı. Hatta serbest kalacağı gün onların mutlaka karşılamaya geleceğine dair inancını hiç yitirmemişti… “Kimse gelmese bile O gelir; o tanıdık gülüşünü benden esirgemez” diyordu… Ancak özgürlüğe adımını atarken anası dışında hiç kimseyi bulamamıştı yanında…
İşte şimdi o arkadaşları ile aynı masada oturuyorlardı ama aynı dilde konuşmuyorlardı… Arkadaşları ile arasında açılan uçurumu anlamaya çalışıyor; ama bu uçurumu aklı hafsalası almıyordu… Yirmi yıl önce, inandıkları dava uğruna ölümüne mücadele ettiği insanlar bunlar mıydı? Kendisi içerdeyken ne olmuş nasıl olmuştu da arkadaşları geçmişlerini yok sayarcasına değişmişlerdi… O geceyi çok az konuşarak geçirdi…
O geceden sonra, birkaç gün evden çıkmadı… Bu süre içinde arkadaşları da merak edip onu aramadılar… Yirmi yıl geçmişti ve her şey öylesine değişmişti ki şimdi ülkesinde bir yabancı gibi kalmıştı… Oysa bu ülke için, bu ülkenin mutlu geleceği için mücadele etmemiş miydi? Halkı için savaşmanın bedelini yirmi koca yılla ödetmemişler miydi kendine? En yakın arkadaşları, böylesine değişmiş, böylesine geçmişlerini unutmuşken başkalarına ne diyebilirdi? “Ben” diyordu, “içerde tutsaktım; ama bunlar dışarıda tutsak…” Daha dün, en değersiz olarak gördükleri, kağıt parçası dedikleri şey, yani para, bugün en yakın dava arkadaşlarını tutsak almıştı… Onlara hiçbir şey anlatamaz, onları bu saatten sonra değiştiremezdi… Peki ya kendisi? Ne kadar direnebilirdi, bu ortamda? Kendisini, arkadaşları gibi tutsak bir özgür olarak düşününce çıldıracak gibi oluyordu. İçerde geçirdiği yirmi yıl ülkesinden ne çok şeyi alıp götürmüştü… Ne uğruna ölünebilecek inançlar kalmıştı, ne dostluklar ne de paylaşımlar…
Bu kentten uzaklaşmak, kimsenin kendisini tanımadığı bir yerlere gitmek istiyordu… Bu tutsak özgürlük içinde yaşamaktansa bir dağ başında yapayalnız yaşamak daha güzel geliyordu kendisine… Yirmi yıl dört duvar arasında kalmış ve bu yozlaşmadan kendisini koruyabilmişti… Buralarda biraz daha kalırsa, bugün yanlış diye baktığı işlere kendisi de bulaşacak ve yenilecekti…
Bu kentten gitmeden önce bir şey daha vardı, gözleri ile tanık olmak istediği… Bir zamanlar, mücadelenin gürültüsü içinde sımsıcak bir sevda yaşadığı Gülseren’i görmek istiyordu… Gülseren’le bir kez göz göze gelmek, gençliğinin o tanıdık yüzünü, o tanıdık gülüşünü bir kez daha görmek istiyordu… Eğer o tanıdık yüz, o tanıdık gülüş de yirmi yıl öncesinde kalmışsa alıp başını gidecekti buralardan…
O gün erkenden kalktı… Gülseren’le yüz yüze gelmeden önce eski mahallesine gitmek istiyordu… Çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği mahalleye gitmek için evden çıktı… Bugün yürümek istiyordu… Yürümek ve yürürken insanları değişen bu kentin, binaları ve sokaklarındaki değişimi yeniden görmek istiyordu… Aslında cezaevinden çıktığından beri defalarca yürümüştü… Saatlerce yürümüş ve kentteki değişimi defalarca görmüştü… Ama bu kez farklıydı… Bu kez bu değişimi bir kez daha görüp bu kentten giderken aklında bir “acaba” bırakmak istemiyordu… Yol boyunca, caddelerden, bulvarlardan geçti… Çok katlı binalar, son model arabalar, insanı içine çeken vitrinler gördü… İnsanlar, bir robot gibiydi… Sağlarına sollarına bakmadan yürüyorlardı… Kimse kimseyle ilgilenmiyor, herkes birbirinden kaçarcasına yürüyordu… Bir de geçmişi düşündü… Evet, böylesine süslü vitrinler, böylesine geniş bulvarlar yoktu belki; ama insanlar yolda, sokakta bir dost sıcaklığı ile gülümseyerek yürürler, selamlaşırlardı… Burada kalırsa, kendisi de bu mekanik bireylerden biri olacaktı, kuşkusuz… İşte bu kentten kaçmayı bunun için istiyordu aslında… O doğup büyüdüğü mahalleye gelmişti nihayet… Eskiden evlerinin bulunduğu sokağa saptı … Gençliğinin en coşkulu günlerini yaşamıştı bu sokakta… İlk kez bu sokakta kavga etmiş, ilk kez bu sokakta gönlüne ateş düşmüştü… Şimdi aradan geçen yirmi yılın ardından tekrar gelmişti işte… Sokaktaki bahçeli müstakil evlerin birçoğu, yerlerini çok katlı binalara bırakmış ve o çok katlı binalar, anıların izini bile bırakmamışlardı… Yirmi yıl öne bu sokakta evler birbirine yaslanmış gibi görünürdü… Evlerin bu görüntüsü insanlara da yansır ve komşular birbirine omuz verirdi zorlu yaşam mücadelesinde… Sokağın girişinde bakkal vardı… Nuri dayı çalıştırırdı bu bakkalı… Üzerindeki mavi önlüğü, burnunun ucuna düşürdüğü gözlüğü, beyaz saçları ve güleç yüzü ile bu sokağın unutulmazıydı Nuri dayı… Yoksul yaşantıların veresiye dayanağıydı O… Tezgahın kasasında duran küçük defterini çıkarır, isimleri arar ve alınanları sesli sesli tekrar ederek yazardı… Yazardı ama hiç kimseye borcunu anımsatmaz, hiç kimseyi geri çevirmezdi… Şimdi o küçük bakkal dükkanından eser yoktu… Yirmi koca yıl, onu da alıp götürmüştü anılarla birlikte…
Sokağı dönüp de ana caddeye çıkılan noktada her sabah o tanıdık yüzü, o tanıdık gülüşü beklerdi… O tanıdık yüz düşürmüştü gönlüne sevda ateşini… O tanıdık gülüşle öğrenmişti, beklemenin sancısını… O tanıdık gülüşle öğrenmişti sevdiği ile omuz omuza mücadele etmenin anlatılmaz güzelliğini… Her sabah burada beklerdi Gülseren’i… Her sabah onu fabrikaya bırakır, ondan sonra okula giderdi… Fakülte çıkışı, yine gelir ve fabrika önünde Gülseren’i beklerdi… Fabrika ile evleri arasındaki yolu çoğu zaman el ele yürürlerdi… O yürüyüşlerin bitmesini hiç istemezdi… Kavgayla geçen saatlerin ardından Gülseren’in ellerinde bulurdu huzuru… Şimdi elleri ceplerinde, hiç durmadan çevresine bakıyordu… O tanıdık yüz, o tanıdık gülüştü gözlerinin aradığı… Yoksa o da kentin yitip giden güzelliklerine mi katılmıştı?
Arkasını döndü ve Gülseren’in yanına doğru yürümeye başladı… O gece, arkadaşlarından almıştı adresini Gülseren’in… Evlendi, diyordu arkadaşları… Hiçbirimize tanışıklık vermiyor… Darbe günlerinden sonra bizden uzaklaştı ve kendi yaşamını kurdu, diyorlardı… Bu anlatılanları, bir kez de kendi gözleri ile görmek istiyordu… Acı çekeceğini, çok üzüleceğini bile bile, içindeki duygulara engele olamıyordu…
Arkadaşlarından aldığı adrese gelip binanın karşısında beklemeye başladı… Gülseren nasıl olsa çıkar ve ben de onu görürüm diye düşünüyordu… Ne kadar beklediğini kendi de bilmiyordu… Saatlerce bekledi… Tam umudunu kesip dönmek üzereydi ki kapıdan önce bir çocuk, peşinden de Gülseren çıktı… Heyecandan bayılacak gibi oldu… Her tarafı titriyordu… Aradan geçen yirmi yıl, Gülseren’in güzelliğinde hiçbir şey almamıştı… Binanın önündeki bir araba doğru ilerledi Gülseren, kapıyı açtı ve çocuğu arkaya oturttu… Kendisi de arabaya binmek üzereydi… Arabaya doğru yürüdü…
-Gülseren, dedi…
Gülseren, arkasından gelen sese doğru dönünce bakakaldı… Yıllar öncesinden gelen bu adamı tanımıştı Gülseren… Şaşkınlığını üzerinden atıp:
-A, merhaba, dedi buz gibi bir sesle…
-Merhaba Gülseren, seni görmeye geldim…
-İyi ettin ama; daha önceden verilmiş bir sözüm var. Gitmek zorundayım…
Gülseren, sanki aradan yıllar geçmemiş gibi, sanki yıllar öncesinde hiç yaşanmamış gibi, sanki karşısındaki sıradan bir tanıdıkmış gibi davranmıştı… Gülseren’e yanıt bile veremedi… Gülseren hızla arabasına bindi ve gitti… Elleri cebinde kalakalmıştı… Gözlerini görmek istediği sevdiği onu ciddiye bile almamıştı…
-Ne yazılacak bir şey, ne sorulacak hesap kalmış dedi usulca… Evine doğru giderken bir şiirin dizeleri de dudaklarından dökülüyordu:
“Gayrı gider oldum gardaşlar ve de kız gardaşlar/ gayrı haram bu can bana/ bu toprak damlar/ bu sevda bana/ bu ağaçlar, bu caddeler haram bana…”
Fatin Murat SEFERBEYOĞLU
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------
                                    K Ü L V E F İ D A N

Geceler karabasanla yüklüydü on yıldır...Uykular kabus taşıyordu... Madımak’tan yükselen duman genzine doluyor,nefesi kesiliyor,gözleri yaşarıyordu...On yıldır her gece kan ter içinde uyanıyor,içindeki ateşi söndürmek istercesine musluğa koşuyor,kana kana su içiyordu...Işıkları açmadan evin içinde volta atıyor,sigaranın biri bitmeden öbürünü yakıyordu...Yaşadıklarını her gece siyah-beyaz karelerle yeniden izliyor,her gece yeniden yanıyor,her gece yeniden boğuluyordu...
İç Anadolu bozkırında haziran temmuza devretmişti gün sayımını...Güneşin ötesinde bir aydınlık vardı Sivas’ta...Sivas ışıl ışıldı...Güle oynaya karşılamıştı temmuz sıcağını Sivas...Ama bir şey vardı sanki,hani sözcüklerin yetersiz kaldığı,hani insanın göğüs kafesine çöken,yüreğini daraltan bir şey...İçi sıkılıyor,olduğu yerde duramıyor:
“Bir şey var,farkedemiyor musunuz?Bir tuhaflık var gelen günde...”diyordu yanındakilere...
“Hayır”diyordu herkes “Sen kuruntu yapıyorsun”
Kimseye anlatamıyordu...Kimse onu dinlemiyor,onun hissettiklerini kimse hissetmiyordu...
İkicanlıydı...Bir sevincin ürünü vardı karnında...Dünyaya bir can getirecek,zulme karşı bir can yetiştirecekti...
“Onurlu olacak çocuğum”diyordu “Savaşçı olacak,başeğmeyecek ve başeğdirmeyecek”
Serseri bir mayın gibi ortada dolaşıyor,of çekiyor,tırnaklarını yiyor ve içindeki bu kasvet havasını dağıtmaya çalışıyordu.
“Git dinlen”diyordu arkadaşları “Kaç gündür yoruldun belki onun içindir bu sıkıntın,biraz uyusan bir şeyin kalmaz”
“Bu ölüm sessizliği sizi ürkütmüyor mu?İnsanlardaki bu telaş,havadaki bu ağırlık size bir şey anlatmıyor mu?”diyor ama kimseyi uyandıramıyordu...Gözü açık,her türlü tehlikeyi önceden sezebilen arkadaşları bile sanki bir gaflet uykusundaydı,üzerlerine ölü toprağı serpilmişti sanki... Çalışıyor,çabalıyor,sağa sola koşuyor,her gördüğüne bir şeyler söylüyor ama havadaki bu kahrolası bulutu dağıtamıyordu...Sivas içten içe kaynıyor,Sivas kan kokuyor,Sivas madımak’ta parlayacak ateşin dumanlarını saklıyordu....
Gün ışımaya başlamıştı...Karanlıklar yerini ışığa bırakırken aydınlıkların ateşe verildiği bir utanç sayfasının onuncu yılı da doluyordu...Kendini balkona zor attı.Astım krizine tutulmuşçasına öksürüyor,bir nefes temiz hava için çabalıyordu.Her nefes alışında Sivas’tan bir duman geliyor,soluk borusuna yerleşiyordu.Nefes vermek,o katil dumanları ciğerlerinden atmak istiyor,öksürüyor,öksürüyor,öksürüyordu....
Sivas birden hareketlenmeye başladı,Kültür Merkezi’ne doğru gelenlerin gözleri dönmüş gibiydi.Can istiyorlar,kan istiyorlar,ölüm saçıyorlardı.
“Çıkın dışarı”diyorlardı bir uğultu halinde...Küfürler havada savruluyor,camlar kırılıyor,günlerdir dost sohbetler barındıran Kültür Merkezi şimdi zulme karşı direnişin simgesi oluyordu.Kadınları ve çocukları uzaklaştırdılar önce...İkicanlı olduğunu unutmuş çocukları dışarıya çıkarmaya çalışıyor,bir an olsun boş durmuyordu.
“Sen hamilesin,sen de git”dediler, “Biz başımızın çaresine bakarız”
“Hayır”dedi “ne olacaksa olsun,sizi bırakıp gitmeyeceğim”
Bir yandan da masaları ve sandalyeleri üst üste yığıyor,barikat oluşturmaya çalışıyordu arkadaşlarıyla...
“Öleceksiniz,kanınız helaldir sizin”diye salyalarını akıtarak bağırıyordu dışardakiler....
Bir yandan direniyor,bir yandan da “Biliyordum”diyordu.”Biliyordum,bu ölüm sessizliğinin bir anlamı vardı!Dinlemediniz beni.Görmediniz dumanlı havada gezen kurtları...Uyandıramadım hiçbirinizi...”
İçerde bir elin parmakları kadar kalmışlardı.Sanki yolun sonu gelmişti.onca kavgaların arasında bile ölümü bu denli yakın hissetmemiş,kendini böyle çaresiz saymamıştı.Tüm arkadaşları onu,o arkadaşlarını korumaya çalışıyordu.Ellerine ne geçerse,masa,sandalye, küllük,kırılmış camlar,ne bulurlarsa savuruyorlardı.Ama öylesine çoktu ki dışardakiler,öylesine azgın,öylesine kudurmuşlardı ki,dinsiz imansız geliyorlardı ve ellerinde ölüm it dişleriyle sırıtıyordu.
Balkona çıkmak biraz olsun rahatlatmıştı.Soluk borusunda çöreklenen isli dumanı yavaş yavaş çıkartıyordu.İçeriye döndü.Oğlunun odasına geçti.Üstü açılmıştı,üzerini düzgünce örttü,saçlarını okşadı,alnına bir öpücük kondurdu.Sivas yangınından çıkıp gelmişti ve büyüyordu.Sivas’ı unutmadan,Sivas’ı anımsatarak büyüyordu.Usulca odadan çıktı.Salona geçti,koltuğa boş bir çuval gibi yığıldı.Bir sigara daha yaktı.Güneş usul usul odada ilerliyor,sokaklar hareketleniyordu.Başını arkaya atıp gözünü tavana dikti.
Üstlerine üstlerine gelen kalabalık bir anda yön değiştirdi.Ne olduğunu anlayamadılar.Daha bir dakika önce “Kanınız helaldir”diye salya saçanlar,şimdi onları bırakmış gidiyorlardı.Bir çakal sürüsünü andırıyorlardı,ağızlarından kan,gözlerinden vahşet saçılıyordu.
Şaşkındılar,uzun süre hareketsiz kaldılar,ses seda kesilmişti,az önce ölüm-kalım savaşı verilen Kültür Merkezi’nde şimdi bir acı sessizlik vardı.Yavaşça dışarı çıktı,ürkekti,elleri tedirgin,gözleri telaşlıydı.Az önce kendisini öldürmeye çalışan kalabalığın peşine takıldı.Sanki bir katil sürüyü önüne katmış gibiydi.Tekbir sesleri geliyor,küfrün bini bir paraya gidiyordu.Birden irkildi,donup kaldı yerinde,ileriden yükselen dumanları gördü,bu Madımak Oteliydi.
“Olamaz”dedi, “Oteli yakıyorlar”
İçerdekileri düşündü,bir kuş olup içeri girmek,orada çaresiz duman yutan dostlarını kanatları altına alıp kaçırmak istiyordu.Çığlıklar,küfürlerin ve tekbirlerin altında kalıyor,duyulmaz oluyordu.Ellerini yumruk yapmış sıkıyor,tırnakları avuçlarına gömülmüş dudaklarını ısırıyordu.Bir oteli değil insanları ateşe vermişler ve etrafında dans ediyorlardı.Bir sürü psikolojisi içindeydiler,birisi küfretse küfürler çoğalıyor,birisi tekbir dese tekbir sesleri çoğalıyordu,mantıkları yok,duyguları yok,yalnızca öldürme dürtüleri vardı...Saatlerce sürdü bu tablo...Saatlerce salyalarını saçtılar etrafa ve karnı burnunda tanıklık etti tarihin bu en acı katliamına...
Şimdi oturduğu koltukta gözyaşları ince ince süzülürken yanaklarına “o günler bir daha olmasın”demek bile anlamsız geliyordu artık.Birden yanaklarındaki yaşı silen bir elle irkildi.Oğlu minicik elleriyle gözlerindeki yaşı temizliyordu.
“Ağlama anne!”dedi, “Ben buradayım,yanındayım ben senin”
Gülümsedi,gözlerinin içi parladı birden...Omuzlarından tutup bastı bağrına oğlunu....Sivas’ta küllerin arasından fışkıran bir fidan vardı göğsünde ve destek oluyordu artık çaresizliğine...Yangınlara inat büyüyordu,yangınlar olmasın diye büyüyordu...On yıldır soluk borusundan atmaya çalıştığı dumanlar,oğlunun sıcaklığı ile silinmişti,artık rahat nefes alıyor,yangınlarda boğulmuyordu......
Fatin Murat SEFERBEYOĞLU

-------------------------------------------------------------------------------------------------------------

                                                  ANILARIN PEŞİ SIRA…

“Garibim;
Ne bir güzel var avutacak gönlümü, bu şehirde,
Ne de bir tanıdık cehre;
Bir tren sesi duymaya göreyim,
İki gözüm İki çeşme.”

İşte bu dizeler, benim yaşadıklarım ve yaşadıklarımdan artakalandır… Tren demek, Tarsus demektir, benim için… Tren demek, istasyonların bıraktığı izlerdir… Tren demek, yokluğun mahkum ettiği yolculuklardır… Tren demek, ray boyunca uzanan çocukluk umutlarıdır… Yıllar önce annem ve kardeşimle defalarca yaptığımız bu yolcuğa, şimdi çocuklarımla çıkıyordum… Onlar ilk kez trene binecek, bense anamın ve anıların izlerini kovalayacaktım…
Dolmuştan inip istasyona doğru yürürken, ilk kez tren yolculuğu yapmanın heyecanı sarmıştı çocuklarımı … Durmadan soruyorlar ve heyecanlarını dindirmeye çalışıyorlardı…
“Tren tam saatinde mi kalkar baba?”
“Geç kalırsak tren bekler mi baba?”
“Treni kim kullanıyor baba?”
“İstediğimiz yere oturabilir miyiz, baba?”
“Tren kalabalık oluyor mu, baba?”

Soruların ardı arkası kesilmiyordu… Onlar sorularını sorarken ben, istasyonun büyülü havasında, çoktan geçmişe doğru yolculuğa başlamıştım bile… Adana-Mersin arasında, karayolunun kenarı boyunca ilerleyen bu demiryolu hattı, öyle çok iz bırakmıştı ki bende… Şimdi anılar önde, ben arkada bir sürek avına çıkmıştık, o görkemli istasyondan binasından içeri girerken… Biletlerimizi alıp perona çıktığımızda tren henüz gelmemişti… Ben baktığım her noktada geçmişin izlerini görürken, çocuklar ilk kez gördükleri bir yeri tanımaya çalışıyorlardı… Gördükleri vagonları, lokomotifleri meraklı bakışlarla inceliyorlar ve soruları art arda sıralıyorlardı:
“Biz hangisine bineceğiz?”
“Tren ne taraftan gelecek?”
“Bekleyenlerin hepsi Tarsus’a mı gidiyor?”
“Trende oturacak yer bulabilecek miyiz?
“Bu yol nereye kadar gidiyor?”
Sabırla, her soruya yanıt vermeye çalışıyordum… Aşağı yukarı otuz yıl önce benim zorunluluktan bindiğim trene, şimdi çocuklarım, yeni bir şey keşfetmenin heyecanı ile bineceklerdi… Yolculuktan söz açıldığında tren sözü duymak istemezdik ve kardeşimle birlikte annemi, otobüs yolculuğuna ikna etmeye çalışırdık. Çocuk aklımızla bu yolculukları neden trenle yaptığımızı çözemez ve anneme için için kızardık… Otobüsle yolculuk yapmak daha cazip gelirdi bize… Annem, bize hiç kızmaz, yalnızca: “Otobüste daralıyorum çocuklar, ne güzel sevahirli sevahirli gideceğiz” derdi gülümseyerek… Ahhhhhhh, şimdi anlıyorum, annemi… Şimdi anlıyorum o gülümsemenin altında yatan yokluğun acısını ve o zamanki çocuk tavırlarımdan dolayı kendimden utanıyorum…
Annemle istasyona geldiğimizde, kardeşimle treni beklemekten sıkılır, kimi zaman bir bankta oturur, kimi zaman da peron boyunca gezer, diğer peronlarda duran vagonları incelerdik… Sonra istasyonun uzaklarından tren düdüğü duyulur ve peronda hareketlenmeler başlardı…
Ben bunları düşünürken, istasyon hoparlöründen: “lütfen dikkat! Adana, Yenice, Tarsus, Mersin istikametine gidecek olan tren az sonra birinci peronda hazır olacaktır.” Anonsu duyuldu… Bu anonsun ardından yine o uzaklardan yükselen tren düdüğü ile peron hareketlenmeye başladı… “Geliyor mu baba?” “Ne taraftan gelecek baba?” “Nerede duracak baba?” çocuklar artık heyecanlarını gizleyemez olmuştu… Çocuklara perona girmek üzere olan treni gösterdim… Şaşkın şaşkın trenin perona yanaşmasını beklediler…
Arka vagonlarda kendimize bir yer bulup oturduk… Çocuklar trenin hareket yönünde otururken ben arkamı trenin hareket yönünün aksine dönmüştüm… Aklıma hemen anam geldi… Trene biner binmez, trenin hareket yönünde bir koltuk arar: “ Yol arkamda kalırsa, başım dönüyor” derdi… Biz de onun karşısında otururduk çoğu zaman…
Hareket memuru, elinde işaret levhası ile görününce tren düdük çaldı… Hareket memurunun görünmesi kardeşimle benim için eğlence demekti… Bir adam elindeki levhayla koskoca treni durduruyor ya da hareket ettiriyor, bu duruma şaşar kalırdık çocuk aklımızla… Levhanın iki yüzü vardı. Bir yüzü yeşil, öteki yüzü kırmızı… Yeşil yüzü trene dönükse kalkış; kırmızı yüzü trene dönükse durma anlamı taşırdı… Hareket memurunun işareti ile tren hareketlenince çocuklarım da aynı şaşkınlığı yaşadılar…
Sonunda yolculuk başlamıştı… Ömrümün en uzun yolculuğuydu aslında başlayan… Başımı cama dayamış, yolu izliyordum… İzlediğim yol değildi aslında… Karayolunda ilerleyen araçlar, beni çocukluğuma götürmüştü… Şimdi çocukluğumun o bitmez tükenmez gibi gelen yolunda, ilerliyordum…
Her şey gibi tren yolu da zamanın değişim gücünden nasibini almıştı… Çocukluğumuzda tek yön olan Adana-Mersin hattı, şimdilerde iki yönlü olarak kullanılmaktaydı… Ahhh çocukluğum, yaralı yıllarım benim… Tek yönlü hatlarda öğrendim “tehir” sözcüğünün ne anlama geldiğini… Bu yollarda duydum ilk kez : “ karşıdan gelen tren, rötar yapmış” cümlesini…
Çocukluğumu, Adana-Tarsus arasındaki tren yolculuklarında geçirmiştim; çünkü dayımlar, teyzemler Tarsus’ta yaşıyordu… Babamın ölümü ile sarsılan annem, acısını hafifletmek için sık sık kardeşlerinin yanında alırdı soluğu…
Babamı yitirdiğimde altı yaşındaydım… Hayal meyal anımsıyorum babamı… Babamın ölümü ile yapayalnız kalmıştık bu dünyada… Babamdan yana hiç akrabamız yoktu…
Kondüktörün “bilet kontrol” sesi yankılandı kulağımda ve elimdeki biletlere baktım…
O zamanlar, bu çekilmez gelen tren yolculuklarından, kendimize göre eğlenceler de çıkarmıştık kardeşimle… Tren biletlerinden oluşturduğumuz koleksiyonumuz bu eğlencelerin bir parçasıydı… Çocukluğumuzda tren biletleri küçük, dikdörtgen biçiminde kalın kağıtlardı… Kondüktör gelir, bileti alır ve elindeki bir makine ile biletin tam ortasına bir delik açardı. Bu delik, o biletin kullanıldığı anlamına gelirdi… Biz de o biletleri saklar ve biriktirirdik… Bununla da yetinmez, trenin içinde yolcular tarafından bırakılmış biletleri toplardık… Kim daha fazla bilet biriktirecek diye yarışırdık kardeşimle… Canımız değişiklik istediğinde ise, tren biletlerini gidiş- geliş yönüne göre ayırır ve bir kez de böyle yarışırdık… Her şeyle birlikte tren biletleri de değişmişti şimdi… Bilgisayar çıktısıydı artık biletler…
Bilet kontrolünün ardından çocuklarım da soruları yağdırmaya başladı:
- Bu adam kim baba?
- Kondüktör
- Kondüktör ne demek?
- Tren görevlisi.
- Ne görevi var bu amcanın?
- Biletleri kontrol ediyor.
- Bileti olmayan olursa ne yapıyor peki?
- Yol ücretini alıyor.
- Nerede bekliyor, hep ayakta mı kalıyor?
- Bilmiyorum babacığım.
Bu arada tren Yenice istasyonuna gelmişti… Bu istasyona her varışımızda annem, “makasa geldik” derdi… Bu yollarda öğrendim “makas” sözcüğünün anlamını… Bu istasyonda yol ikiye ayrılır: Yolun birisi Mersin yönüne giderken; diğeri Ankara yönüne gider… Yol ayrımı olduğu için “makas” denirmiş buraya… Çoğu zaman tren burada rötar yapardı… Bu rötarın nedeni, “karşıdan gelecek tren” olarak açıklanırdı… Ne çok sözcük kattı bu yollar dağarcığımıza, ne çok türkü öğretti bize… Bu istasyona her gelişimizde, annem gülümseyerek bir türkü tuttururdu:
“Kara tren gecikir, belki hiç gelmez
Dumanın savurur, halimi bilmez”
Bu türküyü duyunca trenin bekleyeceğini anlardık… Biz sinirlenirdik, annem bize bakıp gülümser ve bizi kızdırmaya çalışırdı:
“Artık üç saat mi bekleriz, beş saat mi bilmem?”
“Hadi gelin yürüyelim isterseniz… “
Oysa şimdi tren o kadar az bekliyordu ki bu istasyonda, çocukluğumuzdaki yolculuklardan eser bile kalmamıştı… Anam benim, keşke yanımda olsan da tren saatlerce değil günlerce beklese…
Ben yollarda anıların izini sürerken “Baba, daha çok yolumuz var mı?” diyen oğlumun sesi ile irkildim… Karşımda oturan iki oğluma baktım ve gülümsedim: “Az kaldı babacığım, az kaldı…” dedim… Annemle rolleri değişmiştik sanki… Çocukluğumda da kardeşim ile böyle otururduk, annemin karşısında ve durmadan, sıkboğaz edercesine: “Çok var mı Anne, ne zaman varacağız Anne?” diye soru yağmuruna tutardık onu… İnsan, yaşı ilerledikçe ne çok da benziyor annesine ve babasına, diye düşündüm…
Yenice’yi geçtikten sonra karşımıza gelen ilk durak, annemin köyüydü ve tren ne zaman bu durağa gelse, annemin o kara gözleri buğulanır, köye bakıp iç çeker ve hep Fatiha okurdu köyün mezarlığını gördüğünde… Çocuklarıma camdan dışarıyı işaret ederek: “Bakın, burası annemin köyü” dedim, gözlerim buğulanarak… Hele tren, köyün mezarlığının yanından geçerken, yüreğimin kabardığını hissettim… Ne çok tanıdığım vardı bu mezarlıkta… Ne çok eksilmiştim gidenlerle birlikte… Bu durakta annemin kara gözleri niçin buğulanırmış, anladım… Niçin derin bir iç çekermiş, anladım… Neden mezarlığı görünce hemen duaya başlarmış, anladım…
Çukurova’nın doğurgan topraklarında ilerlerken raylardan çıkardığı seslerin eşliğinde sanki dans ediyordu tren… Çocukluğumda bir saati geçen yolculuk şimdilerde yarım saate düşmüştü... Çocukluğumda yoksulluğun bizi mecbur ettiği bu yolculuk şimdi çocuklarım için bilinmeyenin keşfi olmuştu… Zaman geçiyor, zaman değiştiriyor ve her şeyden önemlisi zaman öğretiyordu… Annemin niçin tren yolculuğunu yaptığını sonradan öğrenmiştim… Çünkü tren, otobüse göre daha hesaplıydı… Tek başına kalan bir kadının hesabını bilmesi gerekiyordu; ama o zamanlar bunu anlamıyorduk…
Şimdi, çocukluğumun o bitmez tükenmez yolunda, çocuklarıma treni sevdirmeye çalışıyordum… Bu, belki de anneme olan borcumdu benim…
Tren, Berdan Çayı’nın üzerindekini demir köprüden geçerken annemin yüzü aydınlanır, gözlerinin içi güler ve “İşte geldik, anamın babamın toprağına” derdi…
İşte tam da oradaydık, tren demir köprüden geçiyor ve çocuklarım şaşkınlıkla çığlık atıyorlardı… Yıllar sonra ben, anamın vatanım dediği topraklara girerken, sevdiklerini bir bir uğurlamış bir adam olarak giriyordum Tarsus’a ve Orhan Veli, aynı şiiri yeniden yazıyordu gözyaşlarıma eşlik edercesine:

“Garibim;
Ne bir güzel var avutacak gönlümü, bu şehirde,
Ne de bir tanıdık cehre;
Bir tren sesi duymaya göreyim,
İki gözüm İki çeşme.”

Artık çocuklarımın şaşkın bakışları arasında yanaklarımdan süzülüyordu yaşlar… Ne çok gidip gelmiştim bu yollarda… Ne çok çoğalmış, ne çok eksilmiştim bu topraklarda…
Biraz sonra tren yavaşladı ve Tarsus İstasyonu’na girmeye başladı… Tren istasyonda durduğunda, trenden indik… Sarıya boyanmış istasyon binası tam karşımdaydı ve ben o binaya anneme bakar gibi bakıyordum… Gözümün yaşını silip derin bir nefes aldım ve doldurdum ciğerlerime anamın kokusunu …

07.10.2009/A D A N A
Fatin Murat SEFERBEYOĞLU