TUTSAK ÖZGÜRLÜKLER
Üç arkadaşı ile bir barda oturmuşlardı… Arkadaşları hararetli hararetli konuşurken o, arkadaşlarını izliyor ve onlardaki değişimi anlamaya çalışıyordu…
Tam karşısında Öner oturuyordu… Kavgaya gözü kapalı girer, kendini hiçbir şeyden sakınmazdı… Yaptığı işin sonunu düşünmez, ne olacaksa olsun, derdi… Şans oyunları oynanan bir büfe işletiyordu şimdi…
Sağ yanında Haydar oturuyordu… Grupta alınan kararların uygulayıcısıydı… Bir adım atmadan iyice düşünür, artıları eksileri yan yana koyardı… Bazen onları çıldırtacak kadar ince eler sık dokurdu… Haydar, şimdilerde bir Türkü bar işletiyordu…
Sol yanında Ali Kemal vardı… Bildirileri kaleme almak onun işiydi… Geceleri yazılamaya çıktıklarında Ali Kemal yeteneğini duvarlarda da gösterirdi… Reklam ajansı sahibiydi artık Ali Kemal…
Bir yandan arkadaşlarına bakarken bir yandan da aklının bir türlü almadığı bu Türkü Bar işini düşünüyordu… “Türkü ile içki yan yana gelirdi ama bu biçimde gelmemeli” diyordu, kendi kendine… Bir zamanlar, dost meclislerinde saz eşliğinde söyledikleri türküler, marşlar şimdilerde içenlerin mezesi olmuştu… Bu nasıl bir değişimdi… Sazın o güzelim sesi, şimdilerde yerini kapalı, basık bir ortamda çalan gök gürültüsüne benzer seslere bırakmıştı… İnsanlar birbirlerini duymak için bağıra çağıra konuşuyor, bir yandan çatal, bıçak sesi geliyordu… Öner:
-Ne düşünüyorsun be kardeşim, seni açılasın diye buraya getirdik, sen iyice içine kapandın, dedi.
-Yok, dinliyorum sizi…
-Dinleme kardeşim, sen de konuş…
Haydar:
-Bak çekinme, istediğin bir şey varsa söyle, dedi.
-Sağ olasın, beni dert etmeyin siz, rahatınıza bakın…
Ali Kemal:
-O şimdi, tahtaya yazıyor, hele bir yarın olsun da bakın nasıl hesap soracak bizlere, öyle değil mi üstat! Ali Kemal sözünü bitirir bitirmez bir kahkaha patlattı arkadaşları…
Bütün arkadaşları gülüyor; ama o gülemiyordu… Gülmek gelmiyordu içinden…
-Ne yazılacak bir şey, ne sorulacak hesap kalmış dedi usulca… Ama sesini kimseye duyuramadı…
Cezaevinden çıkalı iki ay kadar olmuştu… Dört duvar arasında geçen yirmi yılın ardından dışarıdaki yaşama ayak uydurmak hiç de kolay olmuyordu… Hiçbir şey bıraktığı gibi değildi… Değişimin mutlak olduğuna yürekten inanırdı; ama dışarıda tanık olduklarını değişimle açıklayamıyordu…
Aslında dışarıya çıktığı ilk gün tanışmıştı bu adını koyamadığı değişimle(!).. Cezaevindeyken her şeyi farklı düşünüyordu… “Bir gün mutlaka buradan çıkacağım ve arkadaşlarla bir olacağım” diyordu kendi kendine ve neredeyse kendinden bile gizleyerek “en çok da onu özledim” diye ekliyordu… Arkadaşları ki, birlikte mücadele etmişler, kurşunlara hedef olmuşlar, ölümüne sarılmışlardı birbirlerine… Aynı inancın umudunda kesişmişti yoları… Darbenin insanları farklı iklimlere savurduğu günlerde bile, bir yolunu bulup haberleşmişler, birbirlerinden güç almışlardı... O uzun süren sorgulamalar, yargılamaların ardından kesilmişti haberleşmeleri…
Darbe baskısının azaldığı günlerde haber alabilmişti ilk kez arkadaşlarından... Bir arkadaşının işkencede öldüğü haberi yüreğini öylesine yaralamıştı ki günlerce uyuyamamış, ağlayamamıştı… Birkaç arkadaşı ilk mahkemede serbest kalmış, bir arkadaşı da kendisi gibi on yılın üstünde hüküm giymişti… Serbest kalan arkadaşları birkaç kez cezaevinde ziyarete gelmişler, birkaç kez de mektup yazmışlardı… Onlarla bunların dışında bir daha iletişim kuramamıştı… Cezaevinden çıktığı güne kadar arkadaşlarından umudunu kesmemiş, onlarla tekrar buluşup aynı sıcak ilişkiyi kuracağına kendisini inandırmıştı. Hatta serbest kalacağı gün onların mutlaka karşılamaya geleceğine dair inancını hiç yitirmemişti… “Kimse gelmese bile O gelir; o tanıdık gülüşünü benden esirgemez” diyordu… Ancak özgürlüğe adımını atarken anası dışında hiç kimseyi bulamamıştı yanında…
İşte şimdi o arkadaşları ile aynı masada oturuyorlardı ama aynı dilde konuşmuyorlardı… Arkadaşları ile arasında açılan uçurumu anlamaya çalışıyor; ama bu uçurumu aklı hafsalası almıyordu… Yirmi yıl önce, inandıkları dava uğruna ölümüne mücadele ettiği insanlar bunlar mıydı? Kendisi içerdeyken ne olmuş nasıl olmuştu da arkadaşları geçmişlerini yok sayarcasına değişmişlerdi… O geceyi çok az konuşarak geçirdi…
O geceden sonra, birkaç gün evden çıkmadı… Bu süre içinde arkadaşları da merak edip onu aramadılar… Yirmi yıl geçmişti ve her şey öylesine değişmişti ki şimdi ülkesinde bir yabancı gibi kalmıştı… Oysa bu ülke için, bu ülkenin mutlu geleceği için mücadele etmemiş miydi? Halkı için savaşmanın bedelini yirmi koca yılla ödetmemişler miydi kendine? En yakın arkadaşları, böylesine değişmiş, böylesine geçmişlerini unutmuşken başkalarına ne diyebilirdi? “Ben” diyordu, “içerde tutsaktım; ama bunlar dışarıda tutsak…” Daha dün, en değersiz olarak gördükleri, kağıt parçası dedikleri şey, yani para, bugün en yakın dava arkadaşlarını tutsak almıştı… Onlara hiçbir şey anlatamaz, onları bu saatten sonra değiştiremezdi… Peki ya kendisi? Ne kadar direnebilirdi, bu ortamda? Kendisini, arkadaşları gibi tutsak bir özgür olarak düşününce çıldıracak gibi oluyordu. İçerde geçirdiği yirmi yıl ülkesinden ne çok şeyi alıp götürmüştü… Ne uğruna ölünebilecek inançlar kalmıştı, ne dostluklar ne de paylaşımlar…
Bu kentten uzaklaşmak, kimsenin kendisini tanımadığı bir yerlere gitmek istiyordu… Bu tutsak özgürlük içinde yaşamaktansa bir dağ başında yapayalnız yaşamak daha güzel geliyordu kendisine… Yirmi yıl dört duvar arasında kalmış ve bu yozlaşmadan kendisini koruyabilmişti… Buralarda biraz daha kalırsa, bugün yanlış diye baktığı işlere kendisi de bulaşacak ve yenilecekti…
Bu kentten gitmeden önce bir şey daha vardı, gözleri ile tanık olmak istediği… Bir zamanlar, mücadelenin gürültüsü içinde sımsıcak bir sevda yaşadığı Gülseren’i görmek istiyordu… Gülseren’le bir kez göz göze gelmek, gençliğinin o tanıdık yüzünü, o tanıdık gülüşünü bir kez daha görmek istiyordu… Eğer o tanıdık yüz, o tanıdık gülüş de yirmi yıl öncesinde kalmışsa alıp başını gidecekti buralardan…
O gün erkenden kalktı… Gülseren’le yüz yüze gelmeden önce eski mahallesine gitmek istiyordu… Çocukluğunun ve gençliğinin geçtiği mahalleye gitmek için evden çıktı… Bugün yürümek istiyordu… Yürümek ve yürürken insanları değişen bu kentin, binaları ve sokaklarındaki değişimi yeniden görmek istiyordu… Aslında cezaevinden çıktığından beri defalarca yürümüştü… Saatlerce yürümüş ve kentteki değişimi defalarca görmüştü… Ama bu kez farklıydı… Bu kez bu değişimi bir kez daha görüp bu kentten giderken aklında bir “acaba” bırakmak istemiyordu… Yol boyunca, caddelerden, bulvarlardan geçti… Çok katlı binalar, son model arabalar, insanı içine çeken vitrinler gördü… İnsanlar, bir robot gibiydi… Sağlarına sollarına bakmadan yürüyorlardı… Kimse kimseyle ilgilenmiyor, herkes birbirinden kaçarcasına yürüyordu… Bir de geçmişi düşündü… Evet, böylesine süslü vitrinler, böylesine geniş bulvarlar yoktu belki; ama insanlar yolda, sokakta bir dost sıcaklığı ile gülümseyerek yürürler, selamlaşırlardı… Burada kalırsa, kendisi de bu mekanik bireylerden biri olacaktı, kuşkusuz… İşte bu kentten kaçmayı bunun için istiyordu aslında… O doğup büyüdüğü mahalleye gelmişti nihayet… Eskiden evlerinin bulunduğu sokağa saptı … Gençliğinin en coşkulu günlerini yaşamıştı bu sokakta… İlk kez bu sokakta kavga etmiş, ilk kez bu sokakta gönlüne ateş düşmüştü… Şimdi aradan geçen yirmi yılın ardından tekrar gelmişti işte… Sokaktaki bahçeli müstakil evlerin birçoğu, yerlerini çok katlı binalara bırakmış ve o çok katlı binalar, anıların izini bile bırakmamışlardı… Yirmi yıl öne bu sokakta evler birbirine yaslanmış gibi görünürdü… Evlerin bu görüntüsü insanlara da yansır ve komşular birbirine omuz verirdi zorlu yaşam mücadelesinde… Sokağın girişinde bakkal vardı… Nuri dayı çalıştırırdı bu bakkalı… Üzerindeki mavi önlüğü, burnunun ucuna düşürdüğü gözlüğü, beyaz saçları ve güleç yüzü ile bu sokağın unutulmazıydı Nuri dayı… Yoksul yaşantıların veresiye dayanağıydı O… Tezgahın kasasında duran küçük defterini çıkarır, isimleri arar ve alınanları sesli sesli tekrar ederek yazardı… Yazardı ama hiç kimseye borcunu anımsatmaz, hiç kimseyi geri çevirmezdi… Şimdi o küçük bakkal dükkanından eser yoktu… Yirmi koca yıl, onu da alıp götürmüştü anılarla birlikte…
Sokağı dönüp de ana caddeye çıkılan noktada her sabah o tanıdık yüzü, o tanıdık gülüşü beklerdi… O tanıdık yüz düşürmüştü gönlüne sevda ateşini… O tanıdık gülüşle öğrenmişti, beklemenin sancısını… O tanıdık gülüşle öğrenmişti sevdiği ile omuz omuza mücadele etmenin anlatılmaz güzelliğini… Her sabah burada beklerdi Gülseren’i… Her sabah onu fabrikaya bırakır, ondan sonra okula giderdi… Fakülte çıkışı, yine gelir ve fabrika önünde Gülseren’i beklerdi… Fabrika ile evleri arasındaki yolu çoğu zaman el ele yürürlerdi… O yürüyüşlerin bitmesini hiç istemezdi… Kavgayla geçen saatlerin ardından Gülseren’in ellerinde bulurdu huzuru… Şimdi elleri ceplerinde, hiç durmadan çevresine bakıyordu… O tanıdık yüz, o tanıdık gülüştü gözlerinin aradığı… Yoksa o da kentin yitip giden güzelliklerine mi katılmıştı?
Arkasını döndü ve Gülseren’in yanına doğru yürümeye başladı… O gece, arkadaşlarından almıştı adresini Gülseren’in… Evlendi, diyordu arkadaşları… Hiçbirimize tanışıklık vermiyor… Darbe günlerinden sonra bizden uzaklaştı ve kendi yaşamını kurdu, diyorlardı… Bu anlatılanları, bir kez de kendi gözleri ile görmek istiyordu… Acı çekeceğini, çok üzüleceğini bile bile, içindeki duygulara engele olamıyordu…
Arkadaşlarından aldığı adrese gelip binanın karşısında beklemeye başladı… Gülseren nasıl olsa çıkar ve ben de onu görürüm diye düşünüyordu… Ne kadar beklediğini kendi de bilmiyordu… Saatlerce bekledi… Tam umudunu kesip dönmek üzereydi ki kapıdan önce bir çocuk, peşinden de Gülseren çıktı… Heyecandan bayılacak gibi oldu… Her tarafı titriyordu… Aradan geçen yirmi yıl, Gülseren’in güzelliğinde hiçbir şey almamıştı… Binanın önündeki bir araba doğru ilerledi Gülseren, kapıyı açtı ve çocuğu arkaya oturttu… Kendisi de arabaya binmek üzereydi… Arabaya doğru yürüdü…
-Gülseren, dedi…
Gülseren, arkasından gelen sese doğru dönünce bakakaldı… Yıllar öncesinden gelen bu adamı tanımıştı Gülseren… Şaşkınlığını üzerinden atıp:
-A, merhaba, dedi buz gibi bir sesle…
-Merhaba Gülseren, seni görmeye geldim…
-İyi ettin ama; daha önceden verilmiş bir sözüm var. Gitmek zorundayım…
Gülseren, sanki aradan yıllar geçmemiş gibi, sanki yıllar öncesinde hiç yaşanmamış gibi, sanki karşısındaki sıradan bir tanıdıkmış gibi davranmıştı… Gülseren’e yanıt bile veremedi… Gülseren hızla arabasına bindi ve gitti… Elleri cebinde kalakalmıştı… Gözlerini görmek istediği sevdiği onu ciddiye bile almamıştı…
-Ne yazılacak bir şey, ne sorulacak hesap kalmış dedi usulca… Evine doğru giderken bir şiirin dizeleri de dudaklarından dökülüyordu:
“Gayrı gider oldum gardaşlar ve de kız gardaşlar/ gayrı haram bu can bana/ bu toprak damlar/ bu sevda bana/ bu ağaçlar, bu caddeler haram bana…”
Fatin Murat SEFERBEYOĞLU
Ve sen daha demincek, yıllar da geçse demincek; bıçkılanmış dal gibi ayrı düştüğüm ÖMRÜMÜN SEBEBİ; USTAM; SEVGİLİM...
YÜREĞİMDE GİZLEDİĞİM
YÜREĞİMDE GİZLEDİĞİM (Fatin Murat SEFERBEYOĞLU'nun şiir kitabı...)
Kendi olmak, kendini yazmak... Üstelik kendi şiirini yazmak... Kendini yazarken yaşadığın toplumun bireyi olduğunun ayrımında olarak, toplumsal sorumluluğu üstlenerek yazmak... Fatin Murat SEFERBEYOĞLU bu bilinçle üretiyor şiirlerini. O, kendinden yola çıkarak bireyi olduğu toplumu, toplumun bireylerinden kendi bilincine yansıyanlarını yazıyor; yalın bir dille kolaycılığa kaçmadan... Bağlandığı damarın sorumluluğunu taşıyarak... Yüreğimde Gizlediğim'i okurken kendinizi, yüreğinizi bulacak; duyarlı bir yürekle bütünleşeceksiniz.
Kendi olmak, kendini yazmak... Üstelik kendi şiirini yazmak... Kendini yazarken yaşadığın toplumun bireyi olduğunun ayrımında olarak, toplumsal sorumluluğu üstlenerek yazmak... Fatin Murat SEFERBEYOĞLU bu bilinçle üretiyor şiirlerini. O, kendinden yola çıkarak bireyi olduğu toplumu, toplumun bireylerinden kendi bilincine yansıyanlarını yazıyor; yalın bir dille kolaycılığa kaçmadan... Bağlandığı damarın sorumluluğunu taşıyarak... Yüreğimde Gizlediğim'i okurken kendinizi, yüreğinizi bulacak; duyarlı bir yürekle bütünleşeceksiniz.