YÜREĞİMDE GİZLEDİĞİM

YÜREĞİMDE GİZLEDİĞİM (Fatin Murat SEFERBEYOĞLU'nun şiir kitabı...)
Kendi olmak, kendini yazmak... Üstelik kendi şiirini yazmak... Kendini yazarken yaşadığın toplumun bireyi olduğunun ayrımında olarak, toplumsal sorumluluğu üstlenerek yazmak... Fatin Murat SEFERBEYOĞLU bu bilinçle üretiyor şiirlerini. O, kendinden yola çıkarak bireyi olduğu toplumu, toplumun bireylerinden kendi bilincine yansıyanlarını yazıyor; yalın bir dille kolaycılığa kaçmadan... Bağlandığı damarın sorumluluğunu taşıyarak... Yüreğimde Gizlediğim'i okurken kendinizi, yüreğinizi bulacak; duyarlı bir yürekle bütünleşeceksiniz.



9 Eylül 2018 Pazar

Yine, Yeni, Yeniden

HAYATIN MATEMATİĞİ

            Elindeki kağıt mendili bize doğru uzatmış duruyordu karşımızda… Kavruk tenli, kara gözlü bir çocuktu… Olsa olsa beş ya da altı yaşındaydı… Nasıl da masum, nasıl da mazlum bir duruşu vardı… “Adın ne senin?” dedi Kemal Hoca.
Çocuk yalnızca bakıyordu. “Mendil mi satıyorsun sen?” diye üsteledi Kemal Hoca; ama çocuk yine ses vermedi. “Galiba Türk değil abi” dedim, “Suriyeli olabilir, baksana dilimizi anlamadan yalnızca bakıyor.” Kemal Hoca, gözünü çocuktan ayırmadan: “Olabilir; ama nereli olursa olsun çocukların dili hep aynıdır.” dedi.
“Anlamadım abi” dedim.
“Çocuklar diyorum gözüm, çocuklar tek şey ister ve gözleri tek şeyi arar.”
“Ne arar, ne ister abi?”
“Sevgi ister, güven arar gözüm” dedi, buruk bir sesle. Çocuk, ne konuştuğumuzu anlamıyor; ama elindeki mendili bize doğru tutmayı sürdürüyordu.
Kemal Hoca, cebinden çıkardığı parayı çocuğa doğru uzattı… Çocuk ürkek tavırlarla bize doğru yaklaşırken gözlerinin içi gülüyordu… Parayı alıp mendili Kemal Hoca’ya verdi… Mendili alan Kemal Hoca, gülümseyerek çocuğun başını okşamak istedi… Kemal Hoca’nın uzanan elini görünce irkilerek geriye doğru çekildi çocuk ve dönüp koşmaya başladı… İleride bir kadın, kucağında bir bebekle oturmuştu kaldırımın kenarına… Çocuk kadının yanına gitti ve Kemal Hoca’dan aldığı parayı uzattı kadına… Kadın parayı alıp gülümseyerek yüzünü okşadı çocuğun ve yanındaki bir poşetten bir kağıt mendil daha çıkarıp verdi çocuğa… Çocuk bize doğru baktı ve bu kez de farklı bir yöne doğru yürümeye başladı… Hani, anne kuş yavrularına yiyecek getirir de tekrar kanatlanır ya yeni yiyecekler bulmak için, sanki öyle bir film izliyorduk; ama bizim izlediğimiz filmde anne kuş ile yavru kuş yer değiştirmişti… Hayatın ne olduğunu anlayamayacak kadar küçük bir çocuğun omuzlarında hayatın tam da kendisi vardı izlediğimiz bu filmde… Neler görmüş, neler yaşamışlardı kim bilir? Kimleri geride bırakıp gelmişlerdi de yaban ellerde sokakları mesken tutmuşlardı, kim bilir?
Dönüp Kemal Hoca’ya baktım, gözleri çocukta takılı kalmıştı… Pür-dikkat çocuğu izliyordu…
“Kaç kardeşler acaba?” dedim “ En büyük bu mudur yoksa? Sahi babası nerededir bu garibin?”
“Kim bilir, belki de ölmüştür” dedi donuk bir sesle “ Saçını okşamak istedim yalnızca, nasıl da korktu fark ettin mi?”

“Evet abi, fark ettim, dönüp annesine koştu hemen.”
“Sığınacak bir liman, tutunacak bir dal gibi annesine koştu hem de.” derken durgunlaşmış, gözleri çocuğa takılı kalmıştı, Kemal Hoca’nın. Neden sonra: “Haydi, kalkalım, biraz yürüyelim” dedi. Kalktık ve yürümeye başladık. Aklımda o çocuğun yaşamı vardı… Ya o kadın? Hangi ana el kadar masumu sokaklarda dolaştırabilir? Çaresizlik işte böyle bir şey olmalıydı…
“Sokak ortasında bir kadın, kucağında bir bebek ve onlara para getirmeye çalışan bir masum… El kadar çocuğun omzuna binen yükü mü düşünürsün, yoksa yavrusunu sokak sokak dolaştırmak zorunda kalan anaya mı yanarsın?” dedim…
Yanıt vermedi Kemal Hoca… Yürüyordu, başı önde dalgın dalgın yürüyordu… Onu tanıdığımdan beri böyleydi aslında… En neşeli olduğu anlarda bile bir hüzün bulutu taşırdı gözleri… Yaz ortasında kar; zemheri ortasında güneş barındırırdı bakışları…
Kolay öfkelenen, kolay sevinen, kolay üzülen ve ne olursa olsun duygularını saklayamayan bir insandı…
“Peki, şimdi ne olacak?” dedim, “Ne yapacaklar şimdi?”
Zınk diye durdu ve dönüp öyle bir baktı ki bana, ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemedim…
“Hayatın matematiği gözüm” dedi, “Çarptı, çıkardı, işte sonuç bu!” Sonra usul adımlarla yürümeye devam etti…
“İyi misin abi” diyebildim bir süre sonra… “İyiyim ya, iyiyim” dedi kırgın bir tonda… “Ne olacak dedin ya az önce” diye devam etti “Kırk yıl önce üç çocukla ortada kalan anama ne olduysa o olacak!; kırk yıl önce daha altı yaşında babasını yitirmiş bana ne olduysa o olacak!” dedi…
Kurduğum bir cümle ile nasıl bir fırtına koparmıştım içinde… Nasıl da kanatmıştım kabuk bağlamış bir yarayı… “Abi üzgünüm” diyebildim yalnızca…
“Anamın penceresinden baksan ayrı bir roman; benim penceremden baksan apayrı bir roman gözüm” dedi sesi titreyerek ve eğdi başını yürümeye devam etti…
Bu kırılgan, bu ürkek bir o kadar da sinirli ve saldırgan yapıyı çözmek ne kadar zor diye düşünürdüm hep… Çocukluğumda penceremizin kenarında bir çiçek vardı… Ona yaklaşmamız hele hele ona dokunmamız kesinlikle yasaktı. “Neden?” diye sorduğumda “Elleme küserim” derdi annem “Elleme küserim!” Ne demekti bu? Çok sonra öğrendim yapraklarına dokununca solan bir çiçek olduğunu ve “dokunma solarım” anlamında bu adın verildiğini: “Elleme küserim”


Tanıdığım günden beri bana bu çiçeği anımsatan bir izlenim yaratmıştı Kemal Hoca… Ve ilk kez belki de yapraklarına dokunacak kadar yakınındaydım işte… Bir adım daha yaklaşmaya cesaretim yoktu… Bir soru ile kanayan yara, bir başka soru ile ne hale gelebilirdi düşünemiyordum…
Yaklaşıp koluma girdi:
“Kutsal bir emaneti taşır gibi taşıyacak o kadın çocuklarını” dedi “koruyacak, kollayacak ve kutsal bir emanete bakar gibi bakacak o çocuklar o kadına… Gidenden geriye kalanlar sımsıkı sarılacaklar birbirlerine… Gürül gürül akıp giden yaşamın ortasında kimi kimsesi olmayanlar gibi üşüyecekler hep… Sevgiye acıkmayacaklar belki; ama sırtlarını dayayacak bir arkaları olmayacak hiç… Tedirgin ve tetikte olacaklar hep. Hani ceylanlar su içmeye iner de her yudumda başlarını kaldırıp etrafa bakarlar ya korkarak… İşte öyle yaşayacaklar, gözüm”
Ne diyeceğimi bilmiyordum… Bir yarayı nasıl kanattığımı biliyordum; ama ne diyeceğimi ne yapacağımı bilmiyordum… Yalnızca yürüyordum ona eşlik ederek… Bir yandan da konuşsun istiyordum, susmasın ve konuşsun…
O konuştukça onu daha iyi anlıyordum, davranışlarındaki med-cezirleri daha iyi çözüyordum… Her şeyi bağışlayacak kadar merhametli; hiçbir şeyi bağışlamayacak kadar kindar bir yapı... Her an yıkılacakmış gibi zayıf; hiç yenilmeyecekmiş gibi güçlü… Sustuğunda öfkeli ve saldırgan; konuştuğunda kırılgan ve mahcup…
Hiçbir şey umurunda değilmiş gibi rahat; bütün dünya kendisine karşıymış gibi tetikte; ama her durumda yalnız, yapayalnız ve gözyaşları kirpiklerinde saklı bir adam…
“Geceniz sessizliğine bürünmüşken bir kent, evin içinde yirmi bir kez besmele okumadan uyuyamayan bir çocuk gözüm, ne düşünür bilir misin?”
“Hayır” diyebildim duyulur duyulmaz bir sesle… “Asker gözüm, asker” dedi “Eşini yitiren kadın öyle belletmiştir çocuklarına çünkü… Her besmele bir askerdir ve uykuya geçmeden yirmi bir asker evi kuşatır o besmelelerle… Yalnızlığın, ürkekliğin, sırtını dayayacak gücün eksikliğidir bu ve bu eksiklikten besmeleye sığınmaktır gözüm.”
Sesi mi titriyordu, yoksa bana mı öyle geliyordu? Parmakları ile gözlerini sildiğini fark edince anladım ki titreyen sesine çoktan yoldaş olmuştu gözyaşları..
“Her gece gözüm, her gece” dedi derin bir iç çekti, “Sen her gece:
 ‘Allah baş, Hz. Ali Yoldaş/ Canımıza kastedenlerin ağzı mühür eli taş’ diyerek uyumak ne demek bilir misin?
Şimdi anlıyordum o küskün tavırları, buluttan nem kapan o alıngan yapıyı… Kalabalıklar ortasındaki yalnızlığı; herkesin kendine karşı olduğunu düşünen duruşu… Her an, her dakika gardını düşürmeden yaşamaya çalışmanın nedenini şimdi anlıyordum işte…
“Ne olacak dedin ya az önce, bir şey olmayacak gözüm… Yaşam akıp gidecek ve akıp giden yaşamın içinde tıpkı Sait Faik gibi “bire karşı bir; bine karşı bir” yaşayıp gidecekler… Herkes eleştirecek bir şeylerini bulacak; ama hiç kimse “NEDEN?” diye sormayacak… Bir tek sözcük gözüm, batası bir tek sözcük; Neden? Neden? Neden? Kimse sormayacak; çünkü ateş düştüğü yeri yakacak.”
Gözlerinde iki pınar çağlıyordu sanki… Durmadan akan iki nehir vardı yanaklarında… Bugüne kadar niye aklıma gelmemişti benim? “Elleme küserim” için anneme neden diye sormuştum da bir kez olsun Kemal Hoca’yı karşıma alıp neden diye niye sormamıştım. O batası sözcük niçin aklıma gelmemişti benim… Kolumdan çıkıp benden ayrılırken başı yine öndeydi… Islak gözlerini mi benden saklıyordu, yoksa zayıf görünmek mi istemiyordu bilmiyorum… Arkasından bir süre bakakaldım. Sanki dünyayı sırtlanmış gibiydi omuzları ve kulağımda sözleri çınlayıp duruyordu:
“Hayatın matematiği gözüm, çarptı, çıkardı işte sonuç bu.”

                                                                       Fatin Murat SEFERBEYOĞLU